9.9.08

Müze mi dediniz?

Biraz köşe yazarı, biraz da Feyza Hepçilingirler tipi Türkçe öğretmeni hüviyetine bürünerek günümüzde "müze" sözcük, kavram ve şeyinin farklı alan ve anlamlardaki kullanımlarına üç faal fail örneğiyle değinmek istiyorum:

1) Türkiye'deki tek Ermeni belediye başkanına sahip ve kalan son gerçek Ermeni köyü olan Vakıflı'yı, İstanbul Ermenileri için bir müze olarak addeden Etyen Mahçupyan. Vakıflı'nın yeniden inşası mümkün olmayan bir geçmişe ait olduğunu düşünüyor olabilir Mahçupyan. Burada kendisini Antakya'da açık hava müzesi gören İstanbul Ermenilerinin yanında konumlandırıp konumlandırmadığı ise pek belli değil. Tarihi ve kültürel mirası koruyarak gelecek kuşaklara aktarma, belli bir misyonun izinde bu müze işini yürütme hedefleri ön plana çıkıyor olabilir; fakat, bir köyü müze olarak görmek de bir bakıma kolonici devletlerin evrensel sergilerini ve metropollere getirdikleri egzotik insanları çağrıştırıyor. Bu durum "zorlama ve varolmayan entelektüel şema ve kalıplara oturtulan ve sadece görünürde insani temele oturan müzeler" kategorisine girmekte.


2) Masumiyeti sergileme çabasına girerek en kötü kitabını ("tek kötü" demek daha doğru) yazan Orhan Pamuk. Kitapta sözü geçen tüm eşyayı somutlaştıracak bir müze kurma çabası en başta ilginç gözüktü bana, ama anlatıcı Kemal Basmacı'nın iki sayfada bir "bunları da sergiliyorum" deyişinden usanmayacak insan tanımıyorum (zaten tanımadıklarım da çoktan bıkmışlardır). Kaldı ki sergilenen tüm ıvır zıvır da (hayatımın en mutlu anının küpesi, girişken işadamı arkadaşımın çıkardığı ilk meyveli Türk gazozunun şişesi ve reklamında oynayan Alman manken Inge'nin posteri, babamın o akşamki konuşmamızda giydiği pijamanın yakalığı, vs. vs.) kanımca, Orhan Pamuk'un ilk gençliği ve üniversite hayatı üzerinde önemli etkilere sahip ve kayda değer sayıda anıya meydan vermiş, Harbiye Karakolu'nun karşısındaki Alaaddin'in dükkânını yarı-bilinçli olarak kendi yaşanmışlıkları ve imgeleminin izdüşümünde yeniden yaratma çabasının bir sonucu. Yani altı yüz sayfalık bir romanın arkasına sığınan bir tür edebi ıvır zıvır koleksiyonculuğu —"çıfıt çarşısı" yazdığım dildeki asıl uygun ifadedir, fakat onun da bugün unutulmuş Antisemit kökenleri falan var— söz konusu. Kitabın en gereksiz detaylarını ezberleyen tuhaf okuyucular dışında kime ne ifade edeceği meçhul olan müzenin 2010'da açılacak olması bir yana, romanın sonlarına doğru bulunan müzeye giriş bileti, kapıdaki görevlinin damgayı taşırarak vurarkenki yüz ifadesi düşünüldüğü takdirde en iyi ihtimalle gülümsetebilir. Böyle bir şeye "müze" deme cesareti ayrıca tebrik edilmeli. Bunun dışında model olarak Alaaddin'in dükkânının esas alınışıysa esef verici. Alaaddin denen adamın cimriliğini falan soyutlamaya çalışalım; Nobelli yazarımızın zannımca en büyük eseri Kara Kitap'ta en az dört kez bahsi geçen "Alaaddin'den alınan yeşil tükenmez kalemler"den Alaaddin Bey'in bihaber oluşu, başlı başına yeterince utanç vericidir. Bugün Alaaddin'in yerine gidip yeşil tükenmez kalem isteyin, bulamazsınız; ki zamanında bunun yazılı olduğu sayfaları yaprak yaprak, hattâ çarşaf çarşaf bireysel pazar yerinin önündeki ağaçların gövdelerine asarak teşhir etmiştir. Orhan Pamuk'un bu son yaratımına kısaca "subuklama müze" diyoruz.

3) Eski ibadet yerlerinin (gayrimüslimlere ait) restorasyonunu üstlendikten sonra, mekânları sadece dini yönünden arındırma yanılgısına saplanmak ve "kilise" gibi kelimeleri zikretmemek için "müze" tabelaları asmaya pek meraklı Türk devleti. Aya Sofya 
« Müzesi »'nde dua etmenin resmen yasak oluşunu veya Van'daki Ahtamar'ın aslına uygun olarak tepesine dikilecek haçın ve kulesine konacak çanın zorunluluktan İstanbul/Nişanca'daki Patrikhane binasının rutubetli yeraltı dehlizlerine yollanışını bu bağlamda hatırlayabiliriz. Bu T.C. icadına "özgürlük kısıtlayıcı ve yoksayıcı türden palavra müze" dendiği görülmüştür.

Son olarak, ilham perileri Musalardan (Μουσαι) gelen "müze"nin (μουσειον) bu kadar çarpıtılarak değişik yönlere çekilmesi, geniş görünen muhayyilenin ve faydacılık namına kolaya kaçışın nelere kadir olduğunu gösteriyor.

22.8.08

Son Cankurbansal intihar mektubunun ilk bölümü

Zaman ve mekân içindeki sınırlılığınızı sona erdirmek için köktenci ve geri dönüşü olmayan bir yola başvurdunuz. Başka bir boyutta benzer hatlarda veya farklı biçimde tecelli eden sınırlılığın yokluğuna ilişkin hiçbir güvenceniz yoktu oysa.
Kendi yaşama sevincinizi yabana atma işini kotarmıştınız belki, ama yakınlarınıza çektirdiğiniz acılardan dolayı duyduğunuz vicdan azabını baltalamayı başaramadınız.
Yazılarınızda Breton'un Descartesçı akılcılığa karşı Hegel diyalektiği veçhesinden oturtmaya çalıştığı aklın göreceli eleştirisini doğrunun bilimin sınırlı nesnelliği dışında da araştırılabilmesi adına savundunuz. Niyetiniz aklı görece değil salt bir eleştirimden geçiren yarı-aydınlardan sıyrılmaktı. Tüm bunlara karşın, tinselliğinizin azgelişmişliğinden kurtulma iddianızı kaybettiniz; bunun bedelini bağnaz rasyonalizminizin (!) sizde oluşturduğu sakat kalmış yaratıcılığınızla ödediniz.
İçgörü seanslarıyla kendinizi ve onları daha iyi tanıma uğraşını derinleştirmekten korktunuz; zaman ve mekân sezgilerini yitirmiş, gerçekliği hayal dünyasından ayırt edemeyen, sanrılarının akıntısında boğulan ruh hastaları haline gelme endişeniz ağır bastı. Varolmayanı ya da olmaması gerekeni içselleştirmenin önceden kestirilemeyecek sonuçlarını kucaklamayı bilemediniz. Burada anlamadığınız şey bilinçdışında kalanların da hümanizma adına içselleştirilenler arasında yer aldığıydı.
Bunların dışında maddi dünyayı yeniden inşa etmek üzere yıkarken yararlandığınız septik tutumunuz üzerinde sahip olamadığınız hakimiyet sizi çökerttiğiniz yapıların harabeleri altında bıraktı. Toz, kül ve talaşa bulanınca daha net görebildiğinizi, gömlek temizliği kontrastı üzerinden farklı dünya görüşlerini anlayabildiğinizi sandınız; fakat bu dönemde en iyi yaptığınız şey Jankélévitch'in felsefeyi tanımlarken bahsettiği "şu küçücük bilmemne" ya da "neredeyse bir hiç" hakkında günde birkaç saat konuşmaktan öteye gidemedi. İşin kötüsü, bu vaziyetinize pek gurur duyduğunuz alaycılığınızla yaklaşmayı aklınızdan bile geçirmediniz. Kara mizahın yıktığı alay edilenle alay edenin yekpare bir bütün oluşturmaları ara sıra görülen bir olgu olmakla birlikte, her seferinde iki farklı süreç ve yöntem uygulama ve izleğini de kesinlikle gerektirmeyebilir (bkz. özalay durumu).
Hayatınız boyunca yazdıklarınızı, bir gün keşfedilerek basılacaklarını bilerek, kendi sonluluğunuz ve bireyinizin ötesinde var olmaya devam etmemek için, başka bir deyişle mutlak ölüm arayışına girerek yaktınız. Daha önce de belirttiğim gibi, geçeceğiniz boyutta herhangi bir yaşam formuna girip girmeyeceğinize dair hiçbir bilgi ve fikriniz yok. Bu barbarlığınıza karşın, sizi tek bir husustan dolayı kutlayabilirim: Ölümünden sonra tüm taslak ve elyazmalarının yok edilmesini vasiyet ederken, bunun tam tersinin yapılacağının yarı-bilinçli farkındalığında olan veya bunu sinsice arzulayan yazarlara göre kendinizi kalburüstü bir pozisyonda konumlandırdınız.

19.8.08

Calvino'ya selâm



Bir Kış Gecesi Eğer Bir Varolmayan Şövalye, Bir Balıkçı Kasabası Yakınlarında, Yükseklikten ya da Kısır Baş Döngülerinden Çekinmeksizin, Dik Tepelerden Aşağılara Bir Göz Atar, Birbirine Paralel Şeritler Şebekesinde, Yoksayılan Gömütsel Uzam Çerçevesinde, Güneşin Aydınlatamadığı Dallardan Bir Kanepenin Altında -Hangi Bilinç Akışıymış O Bakalım, Sonsuzluk İddiasındaki- diye sorar kendine, öykünün devamını kafasında kurup kâğıda dökmeye septik yaklaşarak.

17.8.08

İkinci bir Cankurbansal intihar mektubu

İşkencecilerimi vazgeçirme yöntemlerim aşağı yukarı şöyleydi: Yapılan işkencenin türü ya da dozu ne olursa olsun, daha fazlasından çekinmediğime ikna edecek mazohizmi gösteriyordum. Kötü niyetli bir deha ya da şirret bir cinin beni sürekli rüya halinde tutarak eğlendiğini varsayarak, omnibus dubitandum diyor, bedenimin uğradığı mezalimi bir an olsun bir kenara bırakarak keşke eski bir gizli servis elemanı sanılmasaydım diye aklımdan geçiriyordum.

Beni de Cioran gibi ayakta ve hayatta tutan şey intihar düşüncesiydi. Her şeye istediğim an son verebileceğimi, hayatımın kendi yönetimimdeki iplere bağlı olduğunu bilmek direnmemi sağlıyordu.

İntiharıma cinayet süsü vermekten uzun zaman önce vazgeçtim. Bunun nedeni kaza ve cinayet süslerinin o dönemde ucuzlukta oluşu değildi. Beni öldüren insanın kendini üç buçuk saat geçmeden, hem de olay yerinde ele vereceğini çözümleme yeteneğine sahip olmayan bir çocuk bile tahmin ederdi. Dolayısıyla böyle bir katilin varlığından anında şüphe edilirdi.

Orjilerde bulunduğum için çok eleştiri aldım; oysa müptelâ olmadığım gayet iyi bilinir. Yaptıklarım benim için şehirde kirpi kovalamak ya da yollarda 3 S (soğuksusatıcısı) kılığında dolaşmak kadar sıradandı.

Japonlar gibi de huşu dolu göremiyorum ölümü.

İzninizle bir süreliğine mektubu yazmayı bırakıp kendimi bilinç akışıma kaptıracağım:
Daha ne mi yapabilirdim mesela yeni bir fil alınabilirdi iyi de hafızası olurdu ölen olursa yas tutar her sene mezarını ziyaret ederdi umarım mezar taşları Maçka'daki Selâniklilerinkiler gibi anlamsızca kırık dökük bırakılmazdı çünkü böyle durumlarda okunaklı parçalar eve götürülürdü Efendi hazretleri Ahmed Es-Seyyid Aġa ruhıyçün el-Fatiha yan tarafta bir çeşme falan varsa orada ara sıra boğulan kuşlar olur halbuki suyunun şifa dağıttığı söylenir göreceli bir yaklaşımla etrafı parazitlerden temizliyor da diyebiliriz Binbaşı Said Bey ve hâ'ileri Ayşe Hanım ve akraba ve taallukatının hayratlarıdır sene-i 13-- Said Bey de bir türlü şiirlerini bastırmayı başaramamış yaptırdığı çeşme de hayatında hiçbir değişikliğe yol açmamıştı geceleri gizli bir dokuma atölyesi işletmeye başladı üretimin tamamı atölyede çalışma izni olanlar tarafından kullanılıyordu bir keresinde üçgen dantelleri piyasaya sürme girişiminde bulunan Abdülhak gündüzleri elma şekeri yiyerek çalışma cezasına çarptırıldı ayrıca kendisinden mahkûmiyetini geçirebileceği bir açık hava hapishanesi önermesi istendi sonradan işin peşine düşülmediği gibi Abdülhak'ın kimlik değiştirerek aynı işe girişi de fark edilmedi taze fasulyenin sırlarından birinin de kıtlama şekeriyle yenmesi olduğunu öne sürüyordu zeytinyağlılardan da biberiye, kakule ve adaçayını eksik etmemeliydi ne varsa zencefilgillerde vardı Cankurbansalamanjeye geçtik çay demleniyordu Hatice bir anda su koyuverdi dur neler oluyor aileyi mi yıkmak amacın diye soruldu zaten hep Netice'yle ilgileniliyor artık bıktım gerekirse çatınızı yerle bir ederim morarır (bkz. Morçatı Alaçatı, hattâ serbest çağrışım gereği Karıncanın su içtiği bile denebilir) ayrıca bu kalemlerime dokunanı da yakarım dedi

Mektubu yazmaya içimde hafif bir iğrenme duygusuyla başladım. Yaptığım son okumalarda gözüme çarpan gündelik faşizmi yeğleyen bir sivilin tek cümlelik intihar mektubu hala aklımdaydı çünkü:

O şimdi asker. (1)
Burada sığınılan yer mutlaka bir tür ontolojik güvence sağlıyordu, fakat karşılığında ödenen itaat bedeli çok ağırdı. Ben radikal bir başkaldırı hedefliyordum, gölgem ve öznem adına. Aslında gölgemin beni endişelendirdiği birkaç konu vardı. Ben olmadan yaşanmışlıklarımızın birikintisi ve birikimiyle varlığını sürdürebilir miydi? Cepten yiyerek daha ne kadar dayanabilirdi? Kara listeye konmuş muydu, kredi verirler miydi? Yerime kendini feda etmesini zaten ummuyordum. Beceriksizliğini benimle aşamadığı dere-tepelerde göstermişti. Hoş, mağara yaşamına doğal bir yetkinliği vardı her şeye rağmen (bu mağara adamlığından Platon'un mağara alegorisine kadar uzanan, geniş kapsamlı bir yetkinlikti). Bundan sonraki zorlu hayatına hazırlanabilmesi için gölgeme süresiz istirahat verdim. O yüzden şimdilik bu sözümona mektubun yazımına eşlik edememekte.

İran'da Zerdüşt'e dayanan bir geleneğe göre, bir çocuk doğduğunda şarap yapılır ve bir şişesi de saklanır. Bu adete sahip çıkan Kumlu komşularımızdan bana kalan bir şişe şarabı ölümümden önce içeceğimi zannediyordum. Birkaç defa şişenin boynunu kırıp arkadaşlarıma ikramda bulunmak da aklımdan geçmişti. Son aylarda bir konuğum boğazının kuruduğunu söyleyerek artık iyice yıpranmış mantarı çatalıyla içeri itmeye çalışmıştı. Yıllar önce mantarı çıkarıp yeniden yerleştirdiğimde, kötü Trakya şaraplarınınkine benzer kokular aldığımı da hiç unutmadım. Fazla düşünmeden şişeyi açarak birazını kedime verdim, geri kalanı da musluğa boşalttım. Kedim önce biraz yalpaladı, ardından kuyruğunu helikopter pervanesi gibi döndürerek balkondan süzüldü; genç kızlara caka satan ortayaşlı adamın sarı peruğuna yaptığı iniş yumuşaktı.

Afyon tiryakisi ve ruh hastası ressamın Güzeli ararken kendini şeytana teslim edişinin öyküsünü Kör Baykuş'ta zaman ve mekânın dışında anlatan Sâdık Hidâyet'in intiharını dostu Bozorg Alevî'den şöyle bir okumak istedim:

Paris'te günlerce havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını; 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.
Kendimi hapsettiğim ada, daha doğrusu bu ada üzerinde kurulmuş şehir artık 10 aylık kuşatmanın sonuna geldi, düşmek üzere. Surlardan dökecek kızgın yağımız kalmadı, kentte kalan son suyla da hamamda yıkandık ki ölümü güler olmasa da temiz, en azından yunmuş ve de yıkanmış yüzle karşılayalım ya da ziyaret edelim. Baharat tezgâhlarımızın başka bir
şehir-devletin tüccarları tarafından devralınacak oluşu beni biraz olsun avutuyor.


Aylar sonra kopan ilk korkunç fırtınanın ardından gelen güzel günler, anladığım kadarıyla sayılı gece ve gündüzlerimin habercisiydi. Bunu anlamak için uçan fare bir güvercinin iç organlarını okumak dahi gerekmiyordu, illâ karnı açılacaksa ızgara yapılırdı. Nasılsa her zaman yiyecek birkaç Fransız turist bulunurdu, ziyan olması söz konusu değildi.

------------------------
(1) Fırat Aydınkaya, Yeni Faşizmin Kökenleri: Ebedi Dönüş, Belge, 2008, shf. 230-32.

8.8.08

İlk Cankurbansal intihar mektubu*

"Bir dizgi hatası"nın bu önceden tasarlanmamış devamında bilinçli olarak cankurbansal esintilere yer verildi. Blogosferde özkurgu (auto veya self-fiction) işine girildiğinde "onlar benim" dememek artık düşünülemez. Aynı zamanda leventseviî etkilerden de kaçınıldı (bkz. "Tanrılar ve Kullar"), bilhassa intihar konusunda. Bunu sadece (anti-)kahramanımızın 27 yaş saplantısına sahip olmayışından bile çıkarsamak mümkün. Yazının ne ölçüde hayrigökşinvari olduğunuysa sayesinde var olduğum okuruma bırakıyorum. Polisin de el koyduğu kâğıtlar arasından kurtarabildiklerimden kalan parçaları burada yayınlıyorum, eksiklerin bilincindeyim. Tamamlayıcı unsurlar gün ışığına çıktıkça gereken eklemeler yapılacaktır. Yaratılan beklenti çok büyüktü, hayal kırıklığı tamirini müstakbel Takiyüddin hikâyesine havale ediyorum.

"Uzun süre geceleri geç yattım..." Hayır! Proust çalıntısı bariz olmakla birlikte,
Kayıp Zaman'ın okumasında bir sayfadan ileri gidilemediği izlenimini veriyor. Farklı bir izlenim yaratmak için açılış cümlesi olmayan bir mektup yazmaya karar verdim. Özgün olma takıntısı ve hastalığıyla kendimi yarattım, sonumu da aynı şekilde ilan edeceğim.

----------Mektubun başladığı ilk üç satır yanmış----------

Üzerine uzun süre düşümlendikten sonra intihara yol açan bir kavram olabilir mi? İdealizmden sıyrılmak ve soyutlanmak kaydıyla. Umutsuzluktan uzak, deneysel birşey olmalı. Ölüm hem büyük bir bilinmez, hem de hayatımın her anında mevcut. Beni korkutan bir yanı yok, çünkü ne olduğu konusunda çok üst düzey bir cehalete sahibim. Herhangi bir doyuma ulaşmanın pek bir anlamı kalmadı. İnzivaya çekilen stylite bir çileci değilim, mümkün olan her zevki tattığımı iddia etme alıklığında da bulunmuyorum.

Camus'nün "ontolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım" sözünü okuyunca (bkz.
Sisifos Söyleni), "biri bu yüzden ölmeli, intihar etmeli" diye haykıran Tutunamayan Selim'i tatmin etmeyi hedefliyorum. Metafizik nedenlerden öldüğüme sizleri inandırmalıyım.

Hayatımın bir döneminde her şeyi sarı görmek isterdim. Munch'un izinde bir ressam olarak hakkımda yazılacak "hayatı ve eserleri" tipi sıkıcı yazılarda bir "sarı dönem"den bahsedilirdi. Bu sarımerkezciliğimi belli belirsiz bir mide bulantısıyla sürdürürdüm. Kusmuğum buğulu olurdu, yedi yaşın altındakiler için sakıncalı. Yine de oryantalist bir ressam olmamayı isterdim, her ne kadar bundan en ufak bir pişmanlık duymayacak olsam da.

Ölümümü bir rüya gibi tasarlıyorum. Her anını bilinçli olarak yaşadığım, hafızama kazınan bir düş. Hiç uyanmayacağım için gördüklerimi kendime geldiğim anda not etmem gereken bir deftere de artık ihtiyacım yok.

Huxley örneğinden yola çıkarak algı kapılarını aralama girişimlerinde bulundum, ama bu hiç de tatmin edici olmadı. Çünkü deney kılığına bürünen deneyimlerden artık nefret ediyordum.
Gömütsel uzama anlatamadıklarımla geçiş yapıyorum. Ölümü bekleyince pek gelmiyor, gidip yerinde görmek lâzım.

------------------
* Alternatifbaşlıklandırmam gerekirse "Kurban spirali".

4.8.08

Ficus carica günlükleri*


İncir sezonu açıldı. Zaman zaman yemekten çekinmediğim ve özenle soyduğum yapışkan kabukların arkasındaki olgun meyveleri mideye indirebilirim artık. 


Haziran'dan beri sadece marul satan Şakayık Sokak'taki Nadir Amca çoktan "bal bunlar, bal!" diye bağırmaya başlamış. Mallar Tutunamayan Selim'in Nazillisi'nden mi bilemiyorum. 


Muazzam ihracat kalemi teşkil eden söz konusu ürün, bir zamanlar Aziz Nesin'in "Apona Fuarı"ndaki Török standının çıtçıt, kopça ve düğmenin yanındaki en büyük övünç kaynağıydı. 


İncir nakliyat zahmetine katlanmadan tütünle birlikte yerinde satılır; ayrıca İtalyan etiketiyle satılan Ege kökenli zeytinyağlarının aksine, Avrupalı incir kurutma ve pazarlama firmalarının meyve menşei ve tarihçesi hakkında doğrucu Davut kesildiklerini görmek tüy ürpertmese de, hayret verebiliyordu. Neyse ki bu yüzden hastaneye kaldırılana bugüne dek rastlanmamıştı


Çocukluğumda pastaların üzerine dilimlenerek konulduğunda anlamlandıramadığım incirin daha ne kadar ilginç şeylere kadir olabildiğine nasıl şahit olduğuma da kısaca değineyim. 

Haşarat fobisinden mustarip bir arkadaşımın, yeşil incirin beyaz lifleri arasında büyük bir gevşeklikle kamufle olmuş kurtları aniden yutmasına müdahale edemeyerek izin vermiştim. Acıgerçeği iki hafta sonra açıkladığımda kafama terlik yemekle kalmamış, bir de günlerdir sevgilisine bezenerek yazdığı mektubu gözü dönmüşçesine yiyişini seyretmiştim. 


Geçenlerde fokların Foçası'ndaki yazlığında barışmak üzere ziyaret ettiğim Osman, börtü böcekle huzur içinde yaşamaya başlamıştı. Götürdüğüm incirsiz pastayı yüzüne yapıştırdım.


------------------------

*Yazı pek parlak olmamakla beraber, yazılış nedenlerini içeren yazılış koşulları özellikle ilginçtir.

3.8.08

Bir tür subuklama ya da oyalayıcı kabak tadı

Yeni çıkarılacak bir dondurma için piyasa araştırması yapılıyordu hedef kitle çocuklardı örneklem 10 kişilikti beni de o veletlerle Emirgân'daki eve kapadılar böyle dondurma sevilir mi salak herif dedim isyan çıktı şirket yöneticilerinin suratları perşembe pazarına dönmüştü beni babam gelip aldı o zaman su kaplumbağalarım vardı fazla beslediğim için ölmüşlerdi mutfaktan çıkılan bahçeye gömdüm akşam sefası da işin süsü oldu toprak yumuşacıktı dibe vurup sıçrama yapılamazdı çünkü dibin dibi yoktu battıkça batıyorduk bakkal gibi değil Kızıl Rakham'ın hazinesi gibi batıyorduk bir zamanlar Raskar Kapak vardı bir fırtınada zincirlerini kırıp kaçmıştı kim bilir kaç çocuğu travmaya sokmuştu zaten bu mumyalara güven olmazdı neyse dedim herhalde bu kira kontratını imzalatabiliriz müteahhit hiçbir çıkarı olmadığı halde dolandırıcılık peşindeydi evinde üzerime köpeği saldırdı bacaklarından değil karnından tutarak ayırdı salyaları üzerine sıçradı çok şükür dedi cekettutmainceliğini iyi biliyordu bu yağmurda aman dikkat edin dedi ben de etrafımda oluşan spontane nehrin durulmasını bekledim ne de olsa bildungsroman yazmıyorduk alt tarafı dokuma atölyemizin ikinci toplantısıydı kaptığım nezleyi pişirdiğim yemekler aracılığıyla bulaştırdım aman bu da ne hamarat çocuktu elinden her iş geliyordu bir ombudsman bulup nükleer santral projesi sonlandırılmalıydı olmazsa ikna için köy meydanında gece vakti birkaç hayvan boğazlanırdı bu taşra ahalisi de ancak bu dilden anlıyordu ama Anamur'un muzu yine kokuluydu plastik sarı cisimlere hiç benzemezdi bunun gibisini ancak 18. yy. Marsilya'sının çarşılarında bulurdun afiyetle bir balık çorbası da içemeden yangına koşmuştuk ne tulumbacı ne de harik memuru vardı Mahmûd ocağa kilit vurmamış mıydı o devirde Beyazıt kulesinden mor ışık da gelmezdi iyisi mi cama çıkıp bir işaret fişeği ateşlemeliydi bu saatte de penceresinden atlayıp ölen polis az bulunurdu atı alan Üsküdar'ı geçememişti belki ama armut rakısını içen Tournelle köprüsünü geçmişti Hıfzı'nın evi oraya iki adımdı

1.8.08

"Bat dünya bat" ya da Turgut'la Olric'in manifestosu



Oğuz Atay, Tutunamayanlar, III, 16, shf. 539-543.



"[...] Üzerinde İngilizce birşeyler yazan kapıyı itti. Yumuşak bir açılış. Herkes bir köşeye oturmuş. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Böyle kaç yer sayabilirsin koca şehirde? Garson hemen tepene dikilmez. Çağırılınca gelir. Sonra birden kaybolur ya da başını başka yönlere çevirir. Amerika cumhurbaşkanı gibi adları olan içkiler ısmarlayabilirsin. Ne çok aydınlık olur ne de çok karanlık. Adamlar bu işleri biliyorlar. Yüzyıllarca düşünmüşler taşınmışlar, insanlar barda nasıl rahat eder diye. Biz olsak bu işi küçümseriz. Onlardan aktarmasını beceremiyoruz daha. Onlarda böyle yerlere her çeşit halk gelebilir. Bizim zenginler böyle yerleri lüks sanıyorlar. Orada işçilerle tezgâhtar kızlar gelir böyle yerlere. Daha nerede olduğumuzu anlayın bundan. Anladık. [...] Biz burada kitaplar ve içkiler ortasında yatarken bilmediğimiz sokaklarda, içini göremediğimiz evlerde, tanımadığımız insanlar kim bilir neler hazırlıyorlar. İyi kitaplar hemen tükeniyor. Yüzlerinde derin düşüncelerin izleri olan insanlar durmadan ilerliyorlar. Onları bulmalıyız. Dün otobüste bir adam kimseye göstermemeye çalışarak bir kitap okuyordu. [...] Artık yaşamak istemiyorum Olric. Onların istediği gibi yaşamak istemiyorum. Başım dönüyor Olric. Sabahtan beri hiçbir şey yemediniz efendimiz. Şimdi de içiyorsunuz. Onlar da içiyorlar Olric. Karşılarında oturan kızlara birşeyler anlatıyorlar. Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler efendimiz. Allah'tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenme-mişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın. Öyle öfkesi yarıda geçen İngiliz kızgın genç adamları gibi müzikli güldürüler peşinde değiliz. Sizi ağlatmaya ve burnunuzdan getirmeye geldik. Size dünyanın dörtten fazla bucağı olduğunu göstermeye geldik. Bitmez tükenmez sızlanmalarımızla ananızı ağlatmaya niyetliyiz. Ne demek oluyor incitmedensezdirmedenacıtmadanduyurmadan anlatmak Selim? Salon alkıştan inlesin! [...] Şeytanlarla elele verip elektriksüpürgeleriyletarazlanmış halılarınızın üzerinde tepinmeye geldik. Çamurlu ayakkabılarımızla divanlarınızın yaylarını kırmaya geldik. Yakında bir plağımız çıkıyor. Bütün şoförler çalacak arabalarında. Yaslı gittik şen geldik yedi tepeden geldik aç kapıyı bezirgân bonjur demeden geldik. Gözüm kararıyor Olric: elimden bir kaza çıkacak. [...]"



30.7.08

Yalnız bir öğrencinin dairesinde sayıklamaları ya da umarım akışkan birşeyler*

Bu yaz Oulipo tipi edebiyat atölyesi kuracaktık deneysel hikâye yazımına girişecektik bir türlü Varolmayan'la görüşemedik kurgu birimi izlek masası birikim arşivi ve alıntı makineleri proje aşamasında kaldı ben de tek başıma tutunamayan Günseli'nin bilinç akışından birşeyler çıkarırım diye düşündüm yetmiş sayfalık bir cümle mi yoksa önsözlerin anlamsızlığı üzerine yazılan bir kitaba yazılan uzun önsöz mü daha anlamlıydı benim için şu an bilemiyorum ama kaplumbağalar da uçar düşünen ve konuşan hayvanlar da vardır Bekoff mu diye sordular evet dedim ama bir yarasa olmanın neye benzediğini asla öğrenemeyeceğiz aslında bana bu deneyimi yaşatabilecek tıbbi deneylere girdiğimi kâbuslarımda görmek beni rahatsız etmezdi o önlüklü adamlardan korkuyordum yalnızca hayır kahvemi sade alırım yine de cankurbansal bir intihar mektubuna hayır diyemem bu garnitürden fazlası olur idealizmin tehlikelerine rağmen teorik meselelerden dolayı bir insanın hayatına son verebileceğine ikna oluruz en azından fakat bu da yetersiz bakkala gitmek kimse için hiç bu kadar sorun olmamıştı üstelik güneşte Portekiz usûlü kurutulmuş ringa balığı satıcıları da artık yoktu bir keresinde sıcakta eriyerek uzayan mastikadan güvenlik bandı yapıldığına şahit olmuştum tanıkların şehadetlerini mahkeme reddetmişti otopsi raporları da kayıptı cesedin yeniden incelenmesi talep edildiğinde de kurbanın DNA'sı değişmişti izafiyete inanıyordu ama bu kadarı da fazlaydı katliamların pasif işbirlikçileri de yargılanmalıydı bari ders alsınlardı sorumluluklarını nereye kadar inkâr edeceklerdi Blanqui'ye darbeci deniliyorsa seçim olmayan seçimlerde seçme hakkının da aslında önemli bir seçim yapma fırsatı sunduğuna inanılmalıydı Kürdistan'da mayın toplamak da vardı bacak sayılarının çift olduğuna şükretsinlerdi her an her şeyi izleyip kaydediyorlardı teçhizatları dijitaldi ama neyi biliyorlardı ki hakkımda ben bile kendimle birlikte olamamışken diğerlerinin benimle olası ilişkileri nasıl öngörülebilirdi bir süre olmayan romanlara heyecanlı sonlar yazarak para kazanmıştım daha sonra bu işten sıkılarak sinemalarda yer göstericilik yapmaya başladım projeksiyoncuyla pek anlaşamazdık ama filmleri sabote etmezdim geç kalanlar olduğunda o ana kadar gelişenleri anlatıyor bazen izleyicilerle birlikte eve dönüyordum kendimi konuşmaya mecbur hissettiğim insanlar beni yoruyordu yanlarında alışılmış alaycı ve ketum iç huzurumu bulamıyordum midemse hiç bulanmıyordu bu beni pireli kuşetlerde tren yolculuğu yapmaya yöneltiyordu restorasyondan dertli Ani harabelerinde sınırötesindenateşaçanlar olabilirdi onlara efendi diye el ederdik göz yaşı dökmeseler de içlerinden bir parça kopmasa da bir zamanlar o düğün masasında meslek sahibi mühim şahsiyetlerin takmadığı yirmi yaşındaki çocuk olduklarını hatırlarlardı daha çok gezerek daha az kuşkucu nasıl olunabilirdi kolonilerden derlenen evrensel sergilere gitmek lâzımdı sevimli renkli insanlarla coğrafyalarının doğa harikaları bir aradaydı tropikal hastalıklar da cabasıydı içimdeki hummalı ateş bundan değildi kasap Cezzar Bey'in bana sattığı etleri yerken kulaklarımın neden sürekli çınlayacağını söylediğini bir türlü çözememiştim çünkü

-----------
*Söz konusu yazının bu başlık için en başta tasarlananlarla hiçbir ilgisi yoktur, varsa da tamamen tesadüfi ve kurgusaldır.

28.7.08

Evliya Çelebi Erzurum'da



Yeni hikâyeler yazılırken, okuyuculara küçük bir dimağ, olmazsa da damak tadı versin (ve belki biraz da serinletir) diye...


Evliya Çelebi Seyâhatnâmesi, II, 1, 288b, YKY, 2005, shf. 246.



Erzurum'un külliyatı ve halkının deyişleri (sonra da kışı kıyameti);


Harada idin, yani nerede idin. Eve bir baş vardım. Bıhırıyı göyindir, yani ocağı yak. 


[...] 


Bizim senemizde atlar Temmuz ayında çayırda iken bir gürültü, bir şimşek, tipi, boran ve yağmur yağınca bütün atlar boşanıp Erzurum sahrasında olan Umudum Köyü'ne, Kane ve Gez Köyü'ne kadar dağılıp serseri gezdiler. Kış böyle sert olur.


Hatta insanların dilinde darb-ı meseldir ki bir dervişe: 


-Nereden gelirsin, derler,

-Kar rahmetinden gelirim, der.

-O ne diyardır, derler;

-Soğukdan 'Ere zulüm' olan Erzurum'dur, der.

-Orada yaz olduğuna rast geldin mi, derler. Derviş der:

-Vallahi 11 ay 29 gün sakin oldum, bütün halkı yaz gelir derler, amma görmedim, der.


Hatta bir kere bir kedi bir damdan bir dama atlarken aralıkta donup kalır. Sekiz aydan sonra bahar gelince, anılan kedinin donu çözülüp "mırnav" deyip yere düşer. Bu da lâtife şeklinde anlatılan bir darb-ı meseldir. 


Gerçekten, bir adamın eli ıslak iken bir demir parçasına yapışsa derhâl donup elinden demiri ve demirden eli ayırmak mümkün değildir. Eli, demirden bin ah vah ile kurtarsa bile eli ayasının bir kısım derisi âhıyla demirde kalır. 


Azak diyarında ve Deşt-i Kıpçak'da erbain (Kırk gün devam eden kara kış) ve zemherir (şiddetli soğuk, kış) geçirdik, böyle keskin kış görmedik. Ancak halkı gayet sağlam vücutludur.

                                                                                                                      ”


*

Ayrıca kedi tarihi için bkz. Ayşe Hür, "'Kedi sevgisi imandandır...' (Evliya Çelebi)". 

21.7.08

Ankara düğünü izlenimleri (tren notları)


Geçenlerde "yazları cayır cayır yanan beton yığını" olarak da bilinen Ankara'ya, hayatımda gördüğüm en muhteşem tasarıma sahip davetiye üzerine (Çiğdem ve Çağlar'ın düğün davetiyesi -ÇÇDD-) bir düğün vesilesiyle gitmem gerekti. Beni tanıyanlar başkentten hiç hazzetmediğimi iyi bilirler (bu cümlenin de buram buram tecahül-i arif koktuğunun farkındalardır). Sıcaktan kavrulmanın olumlu yanları olmadığını söylemek ise büyük haksızlık olur. Tepemize dikilen şems, her ne kadar insanları perişan etse de, bizleri tesirinin tekeline alarak, Cumhuriyet usûlü Sovyet-Nazi-Faşist İtalyan mimarileri sentezinin dehşetine düşmekten kurtarıyor (bkz. Ayşe Hür'ün bu konudaki "Angora'dan Angara'ya Ankara" alternatif başlığını yakıştırdığım makalesi). Arabayla geçerek şehrin birbirini kuşatan belli başlı binalarına göz atarken de, Murat Belge'nin bir esprisini anımsadım. Ülkemizde kuvvetler ayrılığı pekâlâ vardır: Bunlar Hava, Deniz ve Kara olmak üzere üçe ayrılmakla birlikte sonradan bir de Candarma eklenmiştir. 

Ankara'yı sevmenin mümkün olduğunu yadsıdığım sanılmasın (bkz. Polyanna ya da İdil mahlasıyla imzalanmasının çok isabetli olacağını düşündüğüm, Voltaire'in Leibniz karikatürüne yaklaşan bir yazı). Ataları Birinci Haçlı Seferine dayanan bir Frank torunuyla karşılaşmak ilginç olabilirdi yine de.


Düğün yeri olarak aynı zamanda üniversite kampüslüğü de 

yapan (!) bir otel seçilmişti. Davet yerine gelince dikkatimi en çok çeken ve ilk muhatap olduklarım ismimi listeden kontrol ederek masa numaramı söyleyen hosteslerdi. Maalesef fazla meşgul ve profesyoneldiler, yine de akşamın en gerçek insanları arasında olduklarına şüphe yoktu. Bana uzatılan başarıvemutlulukdilekleridefterine yazmayı tasarladıklarım ev sahiplerinin yakın aile dostları olarak kendilerini tanıtan ebeveynimin makas darbeleri ve sansürüne maruz kaldı. Ne dilenen ömür boyu mutluluğun imkânsızlığından dem vurabildim, ne de işbu izdivacın kuyruklu yıldız altında gerçekleşmediğinden. 


Masalara geçilmeden çimler üzerinde küçük bir iştahaçıcıikramda bulunuldu. Yeşil alandaki davetli yoğunluğu, orada bulunan az sayıda kenenin telef olmasına yol açtı. Etraf doktor kaynadığından olası bir kene hücumu da o kadar tantana koparacak gibi değildi zaten. Çayırdaki bekleme esnasında önce şehrine zehirli su içiren belediye başkanı, ardından Nobelboykotçusu bir reis-i cumhur 

el-kadim, şatafatlı konvoylarıyla önümüzden geçtiler. Duyduğum kadarıyla tuhaf bir topluluktan bir ara bir alkış bile koptu. Ben de sesli olarak kısa zaman önce Bayburt'taki Yağcılar ilçesinin isminin değiştirildiğini (ki bu ülke çapında birtakım nominal sorunsallar doğurdu) ve beni Ankara'da ağırlayan arkadaşımın bu akşam umarım içtikleri sudan hastalanmayan dostlarıyla buluşmak istediğini hatırlatma ihtiyacı hissettim. 


Nedense gözlüklü/gözlüksüz, beyaz tenli, cebi şişkin, giyimineözengösteren, mühim şahsiyetler olduklarından emin ("sen benim kim olduğumu biliyor musun?"), karşılarındakileri belli bir ağırlığa sahip olduklarına kısmen ikna edebilen birçok sima tanıdık geliyordu, fakat her birini de ilk kez görüyordum. Bu durumun gerekçeleri üzerinde fazla vakit geçirmem gerekmedi; düzeniçi insanların hepsi birbirine benziyordu. Düğün, resepsiyon, kokteyl, vs. türü davetlerde yeni tanışan veya birbirleriyle çok samimi olmayanların aralarında nezaketen yaptıkları konuşmalar genelde gülünçtür. Yüzlerde mütemadi bir tebessüm ve kafa sallama hareketi asla eksik olmaz ve söylenenler de beni her zaman şu soruyu sormaya yöneltir: "Acaba herkes ne konuşulduğunun gerçekten bilincinde mi, belli bir repertuardan duruma uygun diyaloglar bulunup çıkarılıyor mu, yoksa tamalgı düzlemine geçiş yapmak ancak bir erkeğin bir hemcinsine sütyenini çok leziz bulduğunu söylemesiyle mi mümkündür?".  


Bana verilen yer, gençlere ayrıldığı söylenen masadaydı. Nitekim masa da söylendiği kadar gençti. Ama eski cumhurbaşkanı manzaralı olmasını hiç beklemediğimi belirtmeliyim. Masadaşlarımın bir kısmı oldukça sevimliydi. Ee, müzisyenin hali başka oluyor. Bir de beyaz yakalı Türkamerikan kesimi vardı ki, milliyetçiliklerine rağmen anadillerini Anglo-Sakson takviyesiyle konuşma yetkinliğine sahiplerdi. "Odama room service çağırmak zorundaydım", "O anda devastated oldum", "Otelin management'ı beni accept ettiğinde..." vb. cümleleri beni özellikle sevindirdi. 


Gecenin en büyük sürprizlerinden biri Norah Jones'luğunu takınarak sahne alan sevgili gelinden geldi. Klavyedeki damat ve kontrbas ve davuldaki arkadaşlarından oluşan trio bana karatavuktan sonra yeni bir kulakpasısilinmesi yaşattı. Ses sistemindeki sorunun sorumlusu olarak da masada yanımda oturan baterist, amatör basçının cızırtılarını gösterdi. Eğlenme ve dans etme görevi gereği piste gittikten beş dakika sonraysa müzik otel yönetiminin müdahalesiyle sona erdirildi; bahane olarak misafirler arasında yer alan asker taifesinin geceyarısını bir geçe başlayan tahammülsüzlüğü yutturuldu. 


Daha fazla uzatmadan dönüş yolculuğuna değinerek bitiriyorum. Yataklı Ankara ekspresinin lokantasını her zaman sevmişimdir. Bana bir tür "Orient Express" nostaljisi yaşatır. Akşamcıların çilingir sofralarına falan şimdi girmek istemiyorum, ki bu konuda neler neler anlatılır. Yemek salonunun neşe kaynağı o akşam Japon hanımlar ve onlara bazen gereğinden fazla samimiyet gösteren garsonlardı. Gelen her tabak büyük heyecanla karşılanıyor ve mutlaka dijital kamerayla fotoğrafı çekiliyordu. Sonra garsonlar cep telefonlarını çıkararak bu misafirperverlik ve yılışıklık arasında gidip gelen anları ölümsüzleştirdiler. Açılan ikinci küçük rakıyla da birlikte verilen pozlardaki kol ve öpücük sayısı gittikçe artıyordu. Tüm bunların doruk noktası, sempatik garsonların peçeteden yarattıkları gülleri hanımların kulak arkaları ve boyunlarının gerektirdiği özenle saçlarına iliştirmeleriydi. Bu satırları yazdıktan sonra kompartımanıma müteveccih olduğumda, lokantada son kalan masa onlarınkiydi (garsonların kendilerine birşeyler ısmarlatıp servisini de bizzat üstlendikleri gözümden kaçmadı). İlerleyen saatlerin nelere kadir olduğuysa meçhul. Her neyse, kısaca ben de Yahya Kemal gibi Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü severim. 

17.7.08

Bir çikolata kurgusu



Bana çikolatamı neli istediğimi soran Nafutnigli'ye...


Antalya'nın (Ἀ
ττάλεια) saygın Rum ailelerinden birine mensup Niglia Nafutis'in (Νίγλια Ναφουτής) hayatı İber diyarına yolculuğa giden amcası Anastas'ın dönüşüyle alt üst oldu. Yeni keşfedilen Amerika kıtasından getirilen ürünlerden satın alan Anastas Amca, Niglia'ya kakao adı verilen güzel kokulu çekirdeklerden hediye etti.

Bu egzotik armağan karşısında afallayan Niglia, Anastas'ın eline tutuşturduğu soğuk Aztek içkisinin tarifini uygulamakta pek de zorlanmadı. İlk tadışında fazla acı gelen bu kahve renkli sıvıya şeker ekleme fikri ise tamamen kendisine aitti.

Akdeniz'in ticaret ağları, Osmanlı-İspanyol deniz savaşlarından pek etkilenmemekle birlikte, burası artık sadece etimolojik olarak dünyanın merkezi sayılsa da (
mediterraneus) hala korsanların en yoğun olduğu bölgeydi. İkinci İspanya yolculuğuna çıkan Anastas Amca'nın gemisi, dönüşünde her ne kadar kendini bilmez birtakım Etrak taifesi (Türk korsanları) tarafından bordalansa da, arsız leventler Amerikan ithalatına gözü dönmüşçesine saldırdıktan sonra yedikleri çiğ şeker kamışları ve kakao çekirdeklerinin etkisiyle fenalaşarak gemiyi terk etmek durumunda kalmışlardı.

Şehirde, kakaolu mamüller de sattığı bir tatlı dükkânı açarak, her zaman hayalini kurduğu itibarı ve ticari başarıyı sonunda yakalayan Niglia (evin tek çocuğuydu, yani galat-ı meşhurlu
ğa neredeyse erişmiş tuhaf tabirle "tek kardeş"ti), Antalyalıların damak zevki üzerinde ufak da olsa bazı değişiklikler yaratmaya başlamıştı. Müşteriler en çok sade (kara), saniyen de (ikinci olarak da) fındıklı tabir edilen "çikolata" çeşitlerine rağbet ediyorlardı. O yıllarda Niglia henüz en büyük keşfi olan beyaz çikolatayı piyasaya sürmemişti. Nafutis ailesi ise sadece ev halkı için üretilen çikolata kaplı portakal şekerlemelerinin tadına doymak bilmiyordu.

Kısa zamanda büyüyen "Niglia Nafutis Çikolata İmparatorluğu"nun rakipleri ortaya çıkmakta gecikmedi. Elbet bunların hepsi birer taklitçiydi, ama içlerindeki en çetin ceviz de herhalde meşhur baklavacılar Şamlı Vasim ile Antepli İshak'tır. Karşılarındakinin bir kadın oluşunu içlerine sindiremeyen bu iki esnaf-ı arabi, ailelerinin baklava alanındaki husumetini bir kenara bırakıp, çikolata işinde ortak oldular. Antalya halkı yaklaşık 10 yıldır, Niglia Hanım'ın tatlılarından şaşmamıştı, fakat ne olduysa, Şam ve Antep fıstığının kuvvet birliğinden geldi. Bu fıstıklarda ne keramet vardır ki, bunlardan içine katıldığı çikolata, Niglia Nafutis'in Antalya'daki dükkânını batırdı. Matmazel Niglia aileden kalan sermayesiyle, Kostantiniye'ye (
قسطنطينيه) göç etmekten başka çare bulamadı. aynı işe devam ettiği başkente acı ve tatlı tecrübelerinin anısını da götürmeyi unutmamıştı. Fıstık çuvallarıyla birlikte.

16.7.08

Kaçak geceyarısı inşaatı ve karatavuklar üzerine


Pazar akşamı törensiz temel atma çalışmalarının sesiyle salonumuzda irkildik. Su kıyısına bu kadar yakın semtlerde inşa edilen ve ihtişamlı ve devasa olma iddiasındaki yapıların belli bir yükseltiye oturtulması gerekir, eğer temelin sağlam olması isteniyorsa. Mimarın mühendislik bilgisinin ne kadar derin olduğunu bilmesem de, bu inşaatı da üstlendiği söylenen Taşdiken ailesinin her zaman büyük işlere talip olduğunu gördüm.

Babam artık yerinde olmayan ve yeniden yıkıntılarından yükseltilme sürecindeki yan apartmandan* gelen seslerden duyduğu rahatsızlığı önceden sezinlemişçesine, daha ısınan güherçilenin kokusu bize ulaşmadan pencereye yöneldi. Temmuz ayının bir pazar gecesinde muhitinde gerçekleşen geçici işgale başkaldırmakta gecikmemişti. Semtin "kaliteli insanları"na verilen huzursuzluğun günah keçileriyse hemen aşağıda bulunan taşeronlardı kuşkusuz. Başlarında bulunan bir şefin varlığı bile şüpheliydi. Bu durumu göz önünde bulundurarak babama öfkesini püskürtmesi gerekenlerin aşağıdaki işçiler değil, onları bu saatte çalıştıran patronları olduğunu söyledim. Bu gönülsüz adamların arkalarındaki güce bakmak gerekirdi. Fakat bu çıkarsama-itiraz "ucuz sosyalizm" yapmakla suçlanmama neden oldu. Yine de, işvereni sorumlu tutma çabama karşı çıkmıyordu.

Ne olursa olsun, bu pazar gecesi rezaletine son verilmeliydi. Yapılacak ilk iş, gürültücü çimento kamyonunu çürük yumurta bombardımanına tutmak olabilirdi. Bunun için buzdolabındaki stoğu getirmem istendi. Evdeki tüketim yoğunluğu dikkate alınmaksızın düzenli olarak yumurta alındığından, genellikle belli miktarda çürüğünden bulunurdu. Ne de olsa yumurta,
eveherzamanlazımolagelmişlerlistesinin bir parçasıydı.

Şoförün kaynağını tespit edemediği bayat çiftlik ürünleri yağmuru, bir süre önce aynı dertten mustarip olarak pencerelerine birikivermiş diğer mahalle sakinlerine büyük cesaret verdi; öyle ki, bazıları polisi bile durumdan haberdar etti. Herkes çaktırmadan birbirini gözlüyor, fakat kesinlikle doğrudan muhatap olmuyordu (dolayısıyla herhangi bir
mahalle baskısına mahal verilmediğini belirtmeye de gerek yoktur herhalde). Ortak çıkarlar adına seferber edilmiş, adı konmamış yarı-bilinçli bir işbirliği söz konusuydu.

Trafiğin yoğunluğunu yitirdiği saatleri seçme uyanıklığı gösterildiği halde, inşaatın izinsiz olduğu ortaya çıktı ve mahalledeki gerilim kısa sürede yatıştı. Babam hayal ettiği sükûnete kavuşmanın sevinciyle içeri döndü. Eşyaya baktı ve gözü rüzgârdan uçuşan evraka ilişti. Tam o sırada dışarıda şakımaya başlayan karatavuğu duyduk. Evet, karatavuk.
Turdus merula. İmgelemi biraz geniş olanlar o an sokakta yankılanan notaların bir aryadan makaslandığını duyumsayabilirlerdi. Bu inanılmaz hayvan hiçbir melodiyi tekrar etmiyordu, yaratıcılığı ve repertuarı sınırsız gibiydi. Doğaçlama pentatonik gamlar inip çıkan üç oktavlık sesini saatlerce dinleyebilirdim. Bu durum aklıma müziğin gücünü aşk ve manzaraların güzelliğiyle eşdeğer tutan Proust'un Vinteuil sonatı hakkında Swann'ın algı akışı üzerinden yaptığı olağanüstü betimlemelerini (1) getirdi. Çatıdaki karatavuk, Proust'un her fortissimo'da piyanonun üzerindeki şamdanın mumlarını hoplatan piyanisti kadar kuvvetliydi. Gökyüzünde süzülen ses dalgaları arasında karatavuğun cümleciklerini görebildiğim izlenimine kapılmıştım. Bu sine materia [maddi olmayan] ezgi isimlendirilemezdi, havada gözüme çarptığını sandığım cümlelerin içime işlediğini söyleyebilirim sadece. Neredeyse üç kulakpasısilinmesidir böyle bir şey dinlememiştim (ki bu alışılmadık zaman ölçütü beş hafta ila yedi ay arasında değişebilen bir sürece tekabül eder). Tabii ki bu kısa anlatımla o anlık yaşanmışlığımın yeniden vücut bulduğunu öne sürme deliliğine kalkışacak değilim, buna ancak Marcel cüret edebilir.

Aniden her şeyi donduran karatavuğun Kosova'ya gönderme yapmaması da mümkün değildi. Sırpçada "
kos" olarak ifade edilen karatavuğa getirilen "-ova" aidiyet eki, sözümona bölgeye "Karatavuklar Diyarı" ismini vermişti. Sırp milliyetçiliğinin miladı ve ulusun kurucu mitosu olarak addedilen I. Kosova Savaşı (1389) da çeşitli Avrupa dillerinde "Karatavuklar Muharebesi" olarak geçer zaten. Milliyetçiliğin doğası iyi tanındığı takdirde, tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden birini, beş yüzyıllık direniş ateşini körükleyen bir "zafer" olarak gören bir halkın fanatiklerinin hastalığını o kadar da garipseyemeyiz açıkçası.

---------------
* Mevzubahis ya da mevzu-i bahs "yan apartman" yeniden yapılmak üzere satış aşamasındayken, buraya gittikçe daha fazla evsizin sığınması, önce gayrimenkulcülerin ve emlak spekülatörlerinin bu insanları kaçırmak amacıyla vahşi gece baskınları düzenlemesine, sonrasında da binayı ateşe vermeye kadar giderek planlanandan önce yıktırmalarına neden olmuştu.


1. bkz. M. Proust, Swann'ın bir aşkı.