17.9.11

Yeni yayın eski metin

Rektörün okulun tüm öğrencilerine para dağıtılacağını duyuran mesajını ciddiye alıp da kendi hakkı için başvuran olmadı. Oysa içerik baştan sona incelendiğinde çok "açıkvenet" biçimde ortada karşılıksız ve koşulsuz bir yardım olduğu sonucu çıkıyordu. Bir ay sonra gelen düzeltme, hazine müfettişliği sınavları için hazırlık kurslarının açıldığını öğrencilere iletmekle birlikte, üzerinden beş hafta geçen ilk bildiriye cevap alınamadığından kurs ve burs arzının talep eksikliği gerekçesiyle ikinci bir emre kadar hem geçici hem de kalıcı olarak dondurulduğundan bahsediyordu.

15.3.10

Brad Mehldau


Temmuz'da İstanbul'da (d)i(n)(z)leme fırsatını bulduğum Brad Mehldau'nun Paris'in en uzak banliyö sınırları içerisinde yeni bir solo piyano konseri vereceğini öğrendiğimde Ma‘cûncu-zâde Mustafa Efendi
master tezi savunmamı hazırlamam gereken geçen Eylül ayı günlerinden birinde koşarak son kalan en kötü öğrenci koltuklarından birini almayı başarabilmiştim. Gişedeki sorumlu ve de yetkili kadın konserin nerede yapılacağını bildiğimden emin olmadan bana bileti satmama konusunda oldukça temkinli davranmıştı, ki gösterdiği titizliği geçen Cumartesi uzun uzun takdir edebilme fırsatım oldu. Lâkin, Brad'in şehir merkezine 50 km. uzakta taşralı burjuvazi için çalmayı neden kabul ettiğine anlam verebilmek pek de mümkün değildi. Zirâ İstanbul'a geldiğinde seçimini Büyükçekmece'den yana yapmadığını biliyoruz. Konser alanına ulaşmak için yaklaşık bir saatlik tren yolculuğu yetersiz kaldıktan sonra, bir de banketli ve bariyerli yollar kat eden otobüsümsü bir taşıttan da yanlış durakta inerek tuhaf benzin istasyonlarının yanından yürümem gerekti. Gerçi şoför bana çok net bir şekilde üçüncü durakta inmemi söylemişti, ama yanaşılan yeri gözüme pek kestiremeyerek kendimi ancak bir sonrakinde kaldırıma atabildim.

Her neyse, konserin düzenlendiği mekân "Prizma" diye geçiyordu ve internet sitesindeki tanıtım fotoğrafına da hayli benzemekteydi. Salona pat diye girdiğimde gerçekten de balkonun en arka sırasında köşeye sıkıştırılmış koltuğum, topografik konumu itibariyle sahneye en uzak mesafede duran oturum yeriydi (oturma konusunda daha uzun açılımlar için bkz. biröncekiyazı). Oturum pozisyonumdan piyanistin ellerini görmem imkânsızdı, yüz ifadesini yer yer seçebilmekle birlikte, kollarını oldukça iyi takip edebildim (arada sağı solun üzerinden atsa da, tam tersine daha sık başvurdu). Erken geldiğim varsayımı konserin resmi saatinden 20 dakika önce başlamasıyla bir bakıma çürütüldü. Yine de yerleşme safhasında yanımdaki bir başka öğrenci bileti mağduruyla vücut dili iletişimi kurma
şansımız oldu: Caza tıpkı benim gibi kafasını sağlı sollu sağlayarak eşlik ederken ellerine bir gün bateri bageti olma arzusu taşıyan metronom çubuğu muamelesi yaptığını tespit edebildim. Bekleme esnasında da, o akşam sahne almayacak BM Trio'dan birkaç canlı performans dinleyip kendimden geçerek konsere hazırlanırken, benden daha iyi yerlere sahip dinleyicilerin müzikten pek de çakmadıkları, en azından caz bilgilerinin benim ilkokuldaki mâlumâtımın düzeyinde olduğu konusunda en ufak bir şüphem kalmamıştı.

Tekrar her neyse, ya da konunun kalbine gitmemiz gerekirse, Bay Mehldau, solo piyano konserlerinde adeti olduğu üzere, sahneye kadife ceketiyle birden fırlayıp utangaç tebessümüyle seyircileri selamladıktan sonra dört parça çalıp, performansın üçte biri kadarını bitirerek mikrofonu alıp bizim için çalmaktan duyduğu memnuniyeti belirterek o ana kadarki şarkı listesini bestecileriyle birlikte belirtme inceliğini gösterdi. Nitekim, bu bağlamda yaptığı kısa konuşmanın benim için ne kadar işlevsel ve aydınlatıcı olduğunu söylemeliyim; öyle ki, İstanbul konserinde açılışı Nirvana'dan "Rape Me"yle yaptığına yemin edebilirdim, oysa uvertür Alice In Chains'ten "Got Me Wrong"la yapılmıştı (şarkı isminin benim yanılgımla gösterdiği ahenge değinmem oldukça yersiz sanırım). Neyse ki, her üç-dört parçalık blokta benzer açıklamalar yapmaya tenezzül etmiyor, böylece seyircilerin geri kalanına göre ne kadar iyi diskografik çıkarsamalarda bulunabildiğimi en azından kendime kanıtlayabiliyordum.

Mehldau, şaşırtıcı bir biçimde, neredeyse sadece 90'lar temellli rock kavırmalarına yönelerek, "Get Happy" dışında caz standartlarını, ve de iki bölümlü(k) bir potpuri şeklinde arz ettiği kendi bestelerini bir kenara bıraktı. "Smells Like Teen Spirit" yorumunda, çok benzetildiği Bad Plus'ın aksine —ki The Bad Plus grubunun, BM Trio'nun eroin almış avant-garde versiyonu olduğunu bir noktaya kadar kabul edebilirim—, Nirvana'nın kısır ve fakir akor kalıplarıyla kendini sınırlamayarak, hırkalı ve depresif kayıp gençliğin kült parçasını tüm harmonik keşif pistlerini sonuna kadar sömürüp tüketerek, bir caz piyanistinin duyarlılığıyla çalınan klasik müzik partisyonlarına dönüştürme başarısını gösterdi. Vokal notalarını sağ elle çok düz bir biçimde çalmak yerine, aşırı tanıdık melodileri senkoplaştırarak yankılatışı, dinleyiciyi izlenim ve etkileşim karmaşasında bırakmanın yanı sıra, hafızasını da derinlemesine yoklamaya zorluyordu.

Kontrbas ve bateriden oluşan
ridımsekşın'ın yokluğunda, yer yer ağırlık verdiği perküsif stil ve akorlar üzerinde yaptığı ısrarcı vurgu ve tekrarlar, albüm olarak yayınlanan Tokyo performansını hatırlatmaktaydı. Bu meşhur Tokyo konserinde (2004) bulunan Nick Drake parçası "Things Behind The Sun"ın en iyi versiyonunu da sanırım geçen gece dinleme şansına eriştim. Geleneksel olmakla birlikte harmonik açıdan yoğun bir aritmetikle harmanlanmış uzun stride girişinin ortalarında, sezinlemeye çabaladığım müzikal dokuyu didikleyişim sonucu, bu şarkıyı çaldığına inanmak istedim ve her ne kadar dua etmesem de, bu arzum gerçekleşmeyi başardı.

Biraz toparlamam bekleniyorsa, Brad Mehldau 70'lerde doğan kuşağın açık ara en iyi piyanistlerinden biri olarak, kavırdığı popüler rock parçalarını iyi bilinen caz standartları gibi dinletme, algılatma, özümsetme, kabul ettirme yeteneğine sahip. Mainstream piyasanın (burada benim için kriter MTV tarafından el üstünde tutulmaktır) en iyi grubu Radiohead'e yeni bir yaklaşım getirerek zaman zaman orijinallerinden çok daha üstün kayıt ve performanslar ortaya koymakla birlikte, cazdan çakmayan gençlere de bu sofistike türü bir şekilde sevdirmeyi başarıyor. Başka bir deyişle, popüler müzik evreninde ara sıra bulunabilen iyi fikirleri toplayarak, kendi emprovizasyon ve bestecilik yetenekleri çerçevesinde bunları mümkün olan en ileri noktalara taşıma iddiasını Brad Mehldau genellikle kazanıyor. Örnek olarak, İstanbul'da yarım saat süren piyano konçertosu havasındaki yeniden yaratılmış "Exit Music (For A Film)" ve geçen günkü Versailles yakınlarındaki Elancourt konserinde ara sıra kâğıda yazılmış partisyonlarda göz gezdirdiği "Dream Brother" yorumu gösterilebilir.

Son olarak, Brad'in "
bis" diye tabir edilen alışılmış sahneye dönüşün çok ötesine geçerek, insanlara yeniden Latince saymayı öğretmeyi amaçlamasa da, "ter" ve "quater"i de atlayarak, "quinquies" yapışından bahsetmeliyim. Altıncı kez çağırıldığındaysa nazik tiyatro oyuncusu selâmı vermekle yetinerek sahneyi temelli olarak terk edişi oldukça haklı ve yerinde bir tepkiydi. Zaten, salondan konser bitmeden ayrılmayan herkes de yeterince mest olmuş durumdaydı —burada sadece kendi adıma konuşma özenini göstermiyorum artık.
Bitirirken de
şunu belirteyim, dinlencelerin çoğu üzerindeki önbelirlenimli hakimiyetim gereği şarkıların sona erişine dair sahip olmadığım tereddütün neredeyse her seferinde omuzlarıma yüklediği ilk alkışlayan seyirci rolünden bazı anlarda biraz bıkmakla birlikte, salonun genelinde yarattığım otorite imajından yer yer keyif aldım.

Merak edenler için küçük bir liste:
The Verve - Bittersweet Symphony
Medley (kendi bestelerinden): Secret Beach/Fit Cat/Buddha Realm/vs.
Neil Young - One Needle and the Damage is Done
Nirvana - Smells Like Teen Spirit
Jeff Buckley - Dream Brother
Brian Wilson - Only God Knows
Gecenin tek standardı: Get Happy (Harold Arlen/Ted Koehler)
Nick Drake - Things Behind The Sun
Paul Simon - Still Crazy After All These Years

Not: Brad'e hissettiğim yakınlık beni Trio'sunun Nick Drake kavırmasına davetsiz misafir olarak katılmak suretiyle, grubu mızıkacı eklentisiyle "kuartet"e çevirmeye itti. Takdirinize bırakıyorum gerisini. Yazı başğındaki veya aşağıdaki bağlantıdan dinleyebilir isteyenler.
http://www.box.net/shared/v9pycb4aep

26.2.10

Peronda koltuk seçimi


Yeraltı toplu taşıma sistemine başvurulduğunda, tren gelene kadar geçen sürede oturma tercihi yapılacaksa verilecek kararlar benim için her zaman ikirciklidir.
Standart bir dörtlü ve plastik oturma grubunu ele alalım. Kuartetin tüm üyeleri çok nadiren aynı anda müsait olduklarından, işbu yazının genellemeci perspektifi çerçevesinde bu denli izole bir vakayı ele almaktan kaçınacağız. Dolayısıyla, baş köşede evsiz bir metro istasyonu sakininin konuşlandığını varsayalım (ki varsaymasak bile, büyük ihtimalle orada oturuyor zaten).
Treni ayakta bekleme ihtimaline değinmek de bu söylem babında oldukça yersiz; tünellerarası hava akım ve dolaşımı ve dezenfektan kimyasallarla, elektrik şokundan henüz çıkmış fare kadavrası kokuları çok da iç ve iştah açıcı konular değil bildiğim kadarıyla.

Her neyse, işlemeye çalışacağım konu, kısaca, ortalama 6 dakikaya varan iki tren arası zaman diliminde uygulanabilecek oturma stratejileri. Dörtlü koltuk grubunun baş köşesine elinde metalik ve zor içimli bira kutusu ve bilumum paket, çanta ve torbalarıyla sakallı ve evinde haftalardır biriken çamaşırı yıkamaktan kaçınan ortalama tembellik düzeyindeki genç yetişkin erkekten biraz daha kötü kokan barınak muhtacı bireyi yerleştirmiştik (çok yaratıcı bir şekilde ismini P olarak belirleyelim). Kalan üç oturma yerine yaklaşan tipik şehirli insan (onun kısaltmasına da V diyelim), biraz kendini savunduğunu zannetme içgüdüsü, biraz da toplumiçi özşartlandırılmasının etkisiyle ilk aşamada anlaşılmaz şeyler mırıldanan ve agresif olarak algılanan P'nin yanına oturmaktan kaçınacaktır. Sonraki etapta yapacağı seçim ise, bilinçaltına değin vurguladıkları ve doğurabileceği potansiyel sonuçlar açısından son derece önemli ve de bir ölçüde oldukça kritiktir. Açı(n)klamamız gerekirse, oturmaya başvuracak üçüncü metro kullanıcısının seçimini önceden içinden çıkılması zor bir ikileme sokmakla birlikte, kendi egosunu da dolaylı yoldan ön plana çıkardığı öne sürülebilir. Zira, tercihini üç numaralı koltuktan yana kullandığı takdirde, ne olursa olsun üç numaralı oturucu kendini V'nin yanında bulacaktır. Gözle görülür şekilde P'den tiksindiğini sergilemekten utanç duyacaksa, V'ye dolaylı bir bariyer ve koruma sağlayacak olmakla birlikte; kendini P'den mümkün olduğunca izole etmeye çalıştığında ise yine kaçınılmaz olarak V'nin gururunu az çok okşayıcı bir tavır sergilemiş olacağını çok rahatlıkla olmasa bile, büyük zorluklara katlanmadan iddia edebiliriz.

V'nin peron teftişi sırasında gözüne iki numaralı oturağı kestir(e)meyeceği hipotezinden yola çıkarak —bilinç düzeyinde veya değil— sonraki biletli ve biletsizleri kendi yanına oturmaya yönlendirme peşinde olduğunu savunuyorum. Kendini P'den koruma taktiği kapsamında, üç ve dört numaralı sabit plastik kalıp oturulacaklar arasında fark görülmese de, 3'ün oldukça özel bir anlamı var (gerek sembolik, gerekse başkalarını manipüle etme arzusu düzlemi ve bağlamında). Kendimize sorabileceğimiz ve oturma kurmacalarıyla kafalarını kurcalayan yolcuların akıllarında dolaşan soru ise "kloşardan kim nereye kadar kaçabilecek acaba?" gibi birşey olarak ifade edilebilir.



Addendum

V'nin ilk a
şamadaki muhtemel 4 no. seçimini ve dolayısıyla bir sonraki oturma isteklisine vereceği "ya ben, ya hiç; ya hep, ya o" mesajını fazla bariz olduğu gerekçesiyle dikkate almaya değer bulmadım.



8.2.10

Gizemli ve bir o kadar da önemsiz bir tasarı ya da merak olgusu kendi özünde iyi olamaz


Eylemlerinin kendisi için hayırlı sonuçlarından yola çıkarak, inançsız olmasına rağmen, Tanrı'yı her fırsatta kendi tarafına çekmek istiyordu. Hikâyesini kaleme alacak birini bulsa bile, bu yazarın, otobüs seyahatlerini, kurgusal içe doğru yolculuk metaforu kavanozuna tıkıştırarak ayaklar altına almasına tahammül edemezdi. Kendini böyle ölümsüzleştirecek bir yazarın yaşama hakkını elinden almayı bile aklından geçirebilirdi. Bu satırların yazarını da ölümle tehdit ettiği olmuştur. Adamımızın yazdıklarından kısa bir alıntı yapalım:

« Bir otobüs kazasından daha canımı yitirmeden çıktım. Her seferinde benden eksilen bir parça olmaz, en fazla yeni çizik ve kırık-çıkıklar ortaya çıkar. Karbüratör kökenli dumanların arasından süzülerek yardım çağırmak üzere bir telefona uzanırım. Bu vazifemi yerine getirip gözlerimi kapama hatasına son düştüğümde, kendimi fazla kan kaybeden bir hasta olarak bulmuştum uyandığımda. Bu yüzden sıkışmış, çırpınan, anlaşılmaz birşeyler mırıldanan insanları kol ve bacaklarından çekiştirerek şarampol düzlüklerine yatırırım. Onlarca aydır süren kaza-bela tecrübeme rağmen, hâlâ temel ilkyardım bilgisinden yoksun oluşum da benim ayıbım olarak cebime girsin. Utanç vereceği mâlumunuz, bu beni birşeyler öğrenmeye itecek kamçılayıcı bir faktör olabilir (bakarsınız imgelemimi meşgul etmekten usanmayan o hemşire hanımla tanışıveririm); kim bilir, belki de her an olarak çıkarabileceğim bir kozdur bu tuhaf cep ayıbı. Her neyse, kısmet olursa size bu son otobüs yolculuğumda meydana gelenleri daha sonra anlatırım (gerçekten de o gün başıma gelenleri bugüne dek yaşayan olmamıştır*); ama öncelikle beni bu otobüsle seyahat serüvenlerine sürükleyen hikâyeden bahsetmek istiyorum. Buradaki amaçlarım arasında elbette, Yeni Hayat karamelalarını çiğneyip kendilerini Magirus'lara teslim edenlerden sıyrılmak var. Bu işi kotarırken ne ölçüde sivrildiğime okuyucularım nasılsa bir şekilde kanaat getireceklerdir. Ben o "sokaktaki adam"dım. Gittiğim editör teyze, taslaklarımı okuduktan sonra: "Tu-tu-tu maşallah! Kötürkçe de yazarmış!" demişti. Yayıncının odasında dikkatimi çeken nesneden bahsetmem gerekirse; tıpkı kötülük dolu bir madlen gibi, beni yıllar öncesinin bazen tatsız, bazen de geri dönülmesi imkânsızlaşmış mutlu günlerine götüren antika duvar saatini parçalamak istedikten sonra nazikçe gülümseyerek el sıkışıp o büroyu derhal terk ettim [...] ».


_____
* Bu cümle bana nedense Hasköy'deki Evliya Çelebi'yi anımsattı.

5.7.09

Nedenolmasın

En uzun nefessiz öpüşme rekorunu kıran O.H.'nin denemesi o kadar uzundu ki, gösteriyi izleyen insanların çoğu ilerleyen saatlerde çene travmasından şikayetçi oldu ve bunun ötesinde, Ginesçiler kronometrelerine dair kesin birşey söyleyememelerine karşın rekoru tanıdılar. O.H.'nin partnerinin baygınlık geçirişi de öpüşmenin derin kimyevi duygusallığı konusunda çürütülemez bir kanıt oluşturmaktaydı.

Kısaca bu fenomenin daha geniş çaptaki sonuçlarına değinmek gerekirse, iki insanın öpüşmesi hakkında düşündürdükleri, binlerce kişiye göre Marathon Man'in dişçiye gitmeyi sorgulatışıyla kıyaslanacak boyutlardaydı (ki birçoğu filmin meşhur işkence sahnesinin bir çikolata reklamından araklandığına inanıyordu).

Yeni yüzyılın 36. büyük olayının ardından dört ay kadar geçtiğinde, medyatik kalma saplantısına yakalanan ve çıktığı her televizyon programında sunucuyu öpeceğine dair espriler yapmaktan geri kalmayan O.H.'ye yıllarca hayalini kurduğu çeyrek Warhol saatini yaşadığı ve daha fazlasını talep edecekse bir şekilde ölmesi gerektiği söylendi. Kamuoyuna yapılan anonim duyuru şöyle devam ediyordu: "Başka çözümler de mevcutken, sana intihardan bahsederek kısıtlayıcı olmak istemeyiz. Bizleri de anlamalısın, şöhret doyumsuzluğu çekmeye devam etmeye niyetliysen, sana başka türlü katlanmamız artık mümkün değil, çünkü şimdi nefret edilme sırası ölüne geldi, ondan bunu esirgersen çok bencilce davranmış olacaksın. İnsanların böyle hayati bir hatadan dolayı çektikleri vicdan azabı da, maalesef birkaç istisna hariç (hayran müdahaleleri), doğal yollar dışında ölmelerini engellemiştir. Eh tabii, hayatta tüm alanlarda başarı yakalamak herkese kısmet değil".

Bu son derece yerinde tavsiyeler üzerine O.H.'nin bilinci şöyle aktı: Woody Allen'ın öleceği anda orada olmamak isteyişi -ki bu kendime şiar edindiğim bir düşünümlemedir- çocukça ve irrasyonel bir korku gibi görünse de, yaşamı boyunca randevularında dakik davranmamış birinin ölmesi beklenen günde (kuşkusuz bu da hayatının mühim anlarından biri sayılır, ne olacağını az çok tahmin edebilsek de) farklı bir tutum sergileyebileceğine ihtimal verebilmem için bana herhangi birinin tatmin edici bir açıklama getirebileceğini hiç sanmıyorum.

İroniye Giriş # 17


Bir telif hakları tarihi yazan genç araştırmacı, bibliyografyasında kaynak olarak gösterdiği 
Yazarın Kutsandığı An'ı yayımlayan kişi tarafından intihal iddiasıyla mahkemeye verilir.

13.12.08

Taslaklar i



“Durkheim, Division'un (Toplumsal İşbölümü) girişinde, bireyin toplum içinde özerkleştikçe aynı ölçüde kendini topluma bağımlı kıldığı paradoksunu ele alır. Sadece görünüşten ibaret olan bu çelişki, toplumsal dayanışmanın bireysel kişilik etrafında oluşan kültü, yüceltmeyi engellemediği olumlanarak aşılır. Madem bu iki unsurun ve izdüşümlerinin bir arada varolabilmeleri mümkün (compossibilitas – Leibniz), o halde Stalinizmin bu fikri kendine göre ele alarak yeni bir kalıba soktuğu iddia edilebilir mi?”
Aylar önce lisansüstü tezi için aklına ilk gelen fikirleri not ederken işin bu noktaya varabileceğini kestirememişti. Ne yani, en sonunda özgün olduğu yanılgısını verme riskini taşıyan bir fikir için Sovyet arşivlerine ve on binlerce sayfalık Stalin edebiyatına atılma çılgınlığını mı göze alacaktı? Kendi kendine düşünümlemeye, “sezgisel oryantasyona” ve serbest çağrışıma derinden inandığından başarısızlık tehlikesini azımsayarak macerayı kabullendi. Bunun ardından yeni öğretim senesiyle birlikte korkunç bibliyografya ve arşiv sergüzeşti başladı. Moskova'da bulunan Devlet Arşivleri Merkezi'nde geçirdiği üç ayın ilk beş haftası boyunca, elyazması defterlere baka baka geçirdiği saatlere rağmen, yanında taşıdığı beyaz kâğıtlara kayda değer hiçbir şey yazamadan lahana kokulu bir apartman dairesinde tuttuğu odasına boynunu bükerek geri döndü.

*
Kendisine “Romano” [Romalı] soyadını vererek Papa'nın tebaasına mensup olduğunu kanıtlama çabasına giren Batavialı bir tutsak. Latincesi mükemmel. Almancası sayesinde kader yoldaşlarıyla iletişim kurabiliyor. Konuşmayı beceremediği (zaten becerse de o dönemde konuşacak başka birini bulması imkânsızdı), ama çok iyi okuyup çevirebildiği İbranicesiyle (Protestanların Eski Ahit'e olan ilgileri malum) çat-pat birşeyler söylemeye çalışsa da, en kolay iletişim aracının lingua franca olduğunu anlamakta gecikmemiş. Cezayirli korsanları bakması gereken oğulları olduğuna ikna ettiğini sanıyor. Ne zaman uydurma Arapça konuşmaya çalışsa (“ha Hami, ha Sami ne fark eder canım” diyerek), söylediklerini hiçbir Mağrip lehçesiyle bağdaştıramayan tacir ve levendlerden okkalı bir Berber tokadı yiyordu. Palabadembıyıklı Ahmed bir keresinde, “Tatlı kâfir, buna Berberî dokat derler, pek sana göre degildür” demişti. Neyse, bizim sahte Romalımız, her ne kadar Protestan da olsa (ki bunun için onu suçlayamayız), Reform'u ne ölçüde benimseyip içselleştirdiğini bilemeyeceğim. Çünkü başvurduğu nice katakullinin bir sonucu olarak Papalık tarafından esaret bedelinin ödenmesi içine sinmeyecek ve de işine gelmeyecek değildi.

*
Ben Deniz (Bilig Teñüz). İşbu bendenin mülkiyet hakkı bendedir. Alçak cerrah bozuntusu, tüm o bencilliğinle benim benekli bendemin benlerini benden almaya nasıl cüret edersin? Bence senin beni benden alan bendirin, benzini az önce biten Mercedes-Benz'inin bagajında kaldı. Benliğin üzerinde bir türlü söz sahibi olamadığından, Bendezâde Efendi'ye benzetilecek kadar bile benimsenememişsin bencileyin.

*
Bir de meşhur otobüs hikâyesi var.

23.10.08

Günün birinde şayet bir Ƙravat ya da duştatasarlanankurgudaancakböyleolur kurgusu


Oturduğum kahveye "
Alistavşanıtelaşesi" ile giren turist, bavullarını çay ocağının ücra köşelerinden birine koymasını istediği garsonu ikna etmek için daha hiçbir şey tüketmemişken cebine bahşiş olduğunu ima etmekten fazlasını yaptığı birkaç banknot tıkıştırarak yanımdaki masaya kuruldu (öte yandan, kahvelerdeki ofis kısmına "çay ocağı" denişi bana her zaman çok tuhaf gelmiştir). Oldukça ilginç bulduğum bu adam, Harikalar Diyarı'ndan değil, Kravatistan'dan geldiğini söylüyordu.

Düşmanları Seraplara nazaran Batı medeniyetine sahip çıkma hakkını kendilerinde daha meşru görüyorlardı (bunun kravatın icadından ötürü böyle olduğunu söylememe gerek yoktur herhalde). Aynı dili konuşmadıkları iddiasının inandırıcı olmadığını artık kabullenmiş görünüyorlardı. Kravatları en çok sinirlendiren şey, hanımlarının da kravat taktıklarına dair yapılan şakalardı. "
Kravat kadınları kravat takmazlar, onlar sadece [« sadece » yerine
« zaten » denmeliydi] Kravattır!" diye haykıran Kravat erkeklerinin zaman zaman "Kravat kadınlarının Kravat oluşları kravat takacakları anlamına gelmez" dedikleri de olurdu. Serabistan'ın ismi ise, sürekli kendilerini arı kandan gelen büyük bir millet olarak gördükleri sırada (bu görülenlere, hattâ görüngülere birkaç kendini bilmez dış gözlemci "bunlar seraptır" demiş ve o günden beri de bu kavram yerleşik bir karakter kazanmıştı), hayallerini gerçekleştirdiklerini düşünürken uçurumdan aşağı, bazen de yukarı yuvarlandıklarıyla ilgili anlatılan halk efsanelerinden geliyordu. Birkaç yarı-şarlatan felsefe meraklısı, Seraplar örneğini temel alarak fenomenolojinin çürütülebileceğini öne sürmüştü.

A. B., C.-I. O.ve K. P. tarafından yazılan Fenomenolojiyi görüngübilime büyük katkılarıyla da tanınan Serap halkının sayesinde nasıl çöpe gönderdi(m)k¹ kitabından alıntılıyorum:

Bir rüyada olduğumuzu varsayalım. Bize görünen bir dünya oldukça, bunun rüyamızın bir parçası olup olmadığının en ufak bir önemi yoktur. Bu görüngünün olgusallığı su götürmez olmakla birlikte, kapılabileceği akıntılar dikkate alınmaksızın, bize görünen bu dünyanın imgesi ve tarafımızdan görülmekte olduğu düşüncesi, bunun sahiplenecebileceğimiz tek dünyanın hem kendisini hem de gerçekliğini teşkil ettiğini olumlamamız için yeterlidir. Bizimle oynayan şer dolu bir ilahi güç olasılığını tartışmayı gerekli görmemekle birlikte, karşımıza çıktığı takdirde kendisini kesinlikle kale almayacağımızı belirtelim (Descartes'ın "Birinci Meditasyon"u hakkında Kambouchner'in on yıllık -10- çalışmanın ardından durup dururken bin sayfalık
-1000- tez yazmadığını da her gün hatırlamalıyız).
Her neyse [sic], olur da, sağlam temelli ve anıtsal fenomenolojiyi dinamitleme isteğiyle bir gün yanıp tutuştuğunuzu hissederseniz, benzer bir şevkle bayraklarını ya da ulusal kahramanlarını ilgilendiren herhangi bir imgesel nesne gördüklerinde (ki bu durumda gösterdikleri fundamentalist tapınma unsurları, belli başlı varlıkları, bu varlıkları aslında sadece temsil etmek üzere tasarlanan objelerle ne kadar sapık bir düzeyde karıştırarak bir tuttuklarını bize gösterir) coşan azgın Serabistan kalabalıklarını anımsayınız. İçinde yaşadıklarına en azından iyi niyetli insanlar olarak bizim inandığımız evrenden koparak, uğrunda gözlerini kırpmadan öleceklerini söyledikleri vatan fikriyle (bu sözü ettikleri aynı günün öğle sonrasında borsada kaybettikleri paraya hayıflandıkları, örneklemimizde gözlemlenen 500 denek Serapın 476'sında görüldü)

------------------Arada 15 boş sayfa var------------------

katıldıkları kitlesel orjide Seraplara görünmeye ve Seraplar tarafından görülmeye başlayan ve başlanan (ünlü besteci Krikor Başlanyan'la bu durumun hiçbir ilgisi yoktur) varlığını Serabistan'a borçlu dünyanın birkaç saat boyunca gerçekliği hakkında şüphe duymak bir yana, tam tersine Serap halkının oluşturduğu kütlenin hiperbolik bir inancı vardır. Liderlerinin konuşmasının 293. dakikasında (bugüne dek daha erken veya daha geç gerçekleştiğine kimse şahit olmadı) bulundukları meydanın ortasında açılan uçurumdan birer birer yuvarlanan ve karanlıkların derinlikleriyle tanışan Seraplar, az önce yanıldıklarını kabullenmedikçe yeryüzüne çıkamazlar. Liderlerinin her seferinde uçurumla göz göze gelmemeye dikkat ederek tabanları yağladığını da bir kenara not düşmek gerekir. Onun bilinç akışıyla burada ilgilenmiyoruz. Kısaca Serabistan örneği, öznelere görünen dünyaların öznel bağlamda bile mutlak bir gerçeklik kazanamayacağını göstermiştir. Bu noktada belirleyici bir rol oynayan inkârcılık olgusu, genç araştırmacıların girebilecekleri yeni alanlar açmakla kalmamış, çok somut olarak da evrensel boyutta "uçurum acil yardım" işlevini üstlenmiştir.

_____
1. Łódź ["vuc" okuyunuz], Gitgel Yayınları, 1993, shf. 356-371.

22.10.08

Nedir bu yayın politikası? (i)


Blôg-u Gökşün için resimleyen: Nafutnigli.

Yazamadığı hakkında yazmaktan usanç duyduğundan, sonunda reaktif olmayan birşeyler çiziktirmeye karar vermişti. Belli belirsiz bir bulantı hissetmekle birlikte, kaleminin ucuna gelenlerin serbestçe uçuşmasına izin vermeye de pek yanaşmıyordu. Dört duvar arasında tek başına boş odasında daktilosunun başında otururken içgörü gezintilerine samimi olarak çıkmayı artık pek mümkün görmüyordu. Descartes'ın "Meditasyonlar"ını aşamayacağını bilerek çabalamayı ve can çekişmeyi de gittikçe daha anlamsız bulmaya başlamıştı. Aynı ortamda bulunduğu insanları her akşam kalemiyle katlederek kâğıt üzerinde ölümsüzleştirme denemeleri yine en büyük eğlencesiydi her şeye rağmen. Odasındaki boş sayfa karşısında dünyayı yerle bir edebileceğini bilen bir şizofrenin bilincine sahip olmak bile canını sıkıyordu son günlerde.

Varlığından da artık iyice şüphe duyduğu okuyucu kitlesine bir faydası dokunmadığından, İspanyolca fiil çekimlerinde kusursuzlaşma hedefini koydu kendine. Sistemi zaten içselleştirmişti, anlamını bilmediği fiillerde de dolayısıyla sorun yaşaması söz konusu olamazdı; yaklaşık dört saatte mümkün olan tüm kuralsızlıkları da ezberlemiş görünüyordu.

Duvardaki posterlerden harfler dökülmeye başladı. Gözleriyle her birini tek tek yukarı kaldırarak anlamlı birşeyler yazmaya çalıştı, ilk denemesinde sesli harf yokluğu sabit olmakla beraber, sessiz harf sıralarında da usûlsüzlük tespit edildi. Duvardan parça parça düşmeye başlayan harfleri çekiç ve matkapla sabitlemeyi kısmen başardı. Ardından görüşü yavaş yavaş kayboldu, belli ki duvarı yok etmek gerekiyordu. Bunu herhangi bir faydacılık gütmeden nasıl yapabileceğini düşündü ve başlarda bulamadı. Sonra yeniden bulamadı. Bunu çoğunluğun memnuniyeti için yapmadığını söyledikten sonra gülme krizine girdi ve haykırarak: "Tüm dünya benden ibaretse eğer, ekseriyet de ekalliyet de benden başkası olamaz!" dedi. Argüman görünümündeki imgelerle zorunlu olarak daha fazla cambazlık yapmayı becerememeye devam edeceğini görerek yerinden kalktı.

Futbol maçı olarak anlatılan bir klasik müzik konserinde hayal etti kendini. Atayspor'da ikinci kemancıydı. Bunun anlamı birinci olacak kadar iyi olmadığı değildi. Aşağılık kompleksine sahip birinci kemancının ön plana çıkmasına izin vererek onun açıklarını kapatıyordu. Bu durumdan "tandem" diye bahsedilmesi hoşuna gitmezdi, ama bazen başka bir ifade bulamayanlara tahammül edebilmeyi seviyordu. Kendi kelimeleriyle belirtmek gerekirse, birinci kemancıyla bir tür şarlatanustatecrübeliçırakilişkileri vardı.

19.10.08

İstisnorm: 'Marx 21. yüzyılda da entelektüel referans'


Sesonline (Paris) – Hayri Gökşin Özkoray

Paris'te 2005'ten beri düzenlenen “21. yüzyılda Marksizm” seminerinin bu yılki açılışı 18 Ekim Cumartesi günü Sorbonne'da
Michael Löwy'nin “Kafka ve Sosyalizm” konulu konferansıyla yapıldı. Löwy, güçsüz bireylerin egemen güçler karşısındaki konumunu betimleyen “kafkaesk durum”un günümüzdeki Guantanamo hapishanesi için de kullanılabileceğini belirtti.

Marx'ı siyasi boyutuyla yeniden değerlendirmeyi amaçlayan konferanslar dizisi, bir dönem Galatasaray Üniversitesi'nde de ders veren Paris 1 Panthéon-Sorbonne Üniversitesi felsefe profesörü
Jean Salem'in kurduğu 'Modern Düşünce Sistemleri Tarihi Merkezi' (Centre d'Histoire des Systèmes de la Pensée Moderne) tarafından düzenleniyor. Seminerin başlangıcında Karl Marx'ı 21. yüzyılda akademik evrende bir entelektüel referans olarak tekrar oturtma hedefinin altı çizildi.

"Kafka Bir Sosyalistti"

Kısa süre önce
Franz Kafka: Boyun eğmeyen hayalperest başlıklı yeni kitabını çıkaran günümüzün belli başlı Marksist fikir adamlarından Michael Löwy, Franz Kafka'nın (1883-1924) yapıtının gerek ortaya konuşu, gerekse algılanışı bakımından önem taşıyan politik yönü üzerinde durduğu bir konuşma yaptı. Sözlerine Kafka'nın sosyalist olduğunu vurgulayarak başlayan Löwy, yazarın kültürel kökenlerinin etkisiyle gençliğinde Prag'da “Alman Öğrenciler Birliği”ne üye olmasına karşın, bu derneğin şovenizmini tamamen reddettiğini hatırlattı. Marx'tan tek bir satır okumayan ve dolayısıyla Marksist bir sosyalist olmayan Kafka, Löwy'ye göre zaman zaman anarşizme de göz kırpan özgürlükçü sosyalizme büyük sempati duyuyordu. Franz Kafka'nın biyografisini yazanlar arasında çok az kişinin yazarın siyasi kimliğini tarihsel gerçekliğine sadık kalarak tanıttığını ve birçoğunun sosyalist eğilimlerini tamamen görmezden geldiğini belirten Löwy, Praglı yazarın siyasi eylemlerinin özellikle 1909-1912 yılları arasında yoğunlaştığını anlattı: “1909'da İspanya'da özgürlük savaşçısı Francisco Ferrer'in suikaste uğramasıyla ilk anarşist sokak eylemlerine katılan Kafka, günlüğünde ve dostu Gustav Janusch'la yaptığı konuşmalarda Rus teorisyen Pyotr Alekseyeviç Kropotkin'e sürekli göndermede bulunmayı ihmal etmiyordu. Aktif bir militan olmayan Kafka, Prag'daki anarşist hareketin toplantılarına bu üç senelik dönemde sıklıkla katıldı”.

1920 dolaylarında çağdaşı birçok anarşist gibi 1917 İhtilali'ne yakın ilgi duyan Kafka'nın bu konuda metresi
Milena Jesenska'ya 1920'de yazdığı mektuptan örnekler veren Löwy, Çekoslovakyalı yazarın Bertrand Russel'ın Bolşevik Devrimi'yle ilgili kaleme aldığı bir makalesini nasıl tartıştığını aktardı: “Russel'ın makalesini okuyunca büyük heyecan duyan Kafka, İngiliz filozofun despotizm uyarısına katılmadığından bu bölümü sevgilisine yolladığı metinden makasladı. Kafka'nın konumu, Russel'ın Marksizm-Leninizme getirdiği iki temel eleştirinin tam tersindeydi. Devrimi tüm dünyaya yayma hedefi kozmopolit bir kimliğe sahip Kafka için biçilmiş kaftandı. Bunun yanı sıra, Russel'ın Marksizme akılcı değil, dini bir karakter atfetmesi, insan türünün daha adil bir dünya inşa etme çabasının ruhani bir mesele olduğunu söyleyen Kafka'nın işine geliyordu”.

Kafka'nın anarşizme yakın düşünce çizgisini edebi eserlerinde birebir bulmaya çalışmanın büyük bir hata olduğunu kaydeden Löwy, yazarın otorite karşıtı ruh halininin roman ve hikâyelerinde ön plana çıktığının altını çizdi. İki kez ayrıldığı nişanlısı
Felice Bauer'e yazdığı mektuplarda sonsuz bir bağımsızlık açlığı çektiğini ifade eden Kafka'nın çıkış noktası Löwy'ye göre babasına karşı giriştiği başkaldırı. Bu noktada Löwy, Kafka'nın “Babaya Mektup”ta işlediği aile içi tiranlıkla, bir zamanlar bir parçası olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Franz Joseph etrafında kurulu ataerkil yapısı arasında bir bağ kurulabileceğine değindi.

Siyasi kavramlarla değil, kurgusal durumlarla hareket eden Kafka'nın yarattığı karakterlerin gittikçe anonim ve birey-ötesi bir hal alan otoriteye maruz kaldıklarının üzerinde duran Löwy, dönüm noktasını oluşturan metin olarak “
Ceza Kolonisi”ni gösterdi: “Komutanına hakaret ettiği gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırılan bir askerin idamının konu edildiği bu öykü bir Fransız kolonisinde geçer. Anlatıcı adaya yeni gelen ve küçük bir toplantı olarak tertiplenen idam törenine davet edilen yolcudur. Kafka, cellat olarak tasarladığı makineyi uzun uzun tasvir eder (ki baş karakter de idam makinesinin ta kendisidir). Ölüme hazırlanan askerin sırtına makine mahkûmiyetinin bir dövme gibi kazır: üstlerini onurlandıracaksın. Bu anlatı hakkında yapılması gereken tespitlerden ilki, Birinci Dünya Savaşı'nın üçüncü ayında (Ekim 1914'te) kaleme alındığıdır. İkinci Sanayi Devrimi'yle birlikte savaşın nasıl mekanikleştiğinin işlendiği bu metin, aynı zamanda sömürgeciliğin altın çağını yaşayacağı 20. yüzyılın başında kolonilerle ilgili radikal bir eleştiri taşıyan ender örneklerdendir. Anti-militarist olduğu konusunda fazla kuşku duyamayacağımız Kafka, 1916'da başlattığı imza kampanyasında sinir hastası gazilerin bakımı için psikiyatri hastanelerinin kurulmasını savunmuştu (sinirsel hastalıkların askeri dünyadaki makineleşmeden kaynaklandığını ima ediyordu). Babası tarafından bir böcek gibi görüldüğünden yakınan Kafka, Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte bireylerüstü bürokratik, askeri, hiyerarşik iktidarın, insafsızlıkta babaerkil zorbalığın çok ötesinde olduğunu anladı”.

“Kafkaesk Durum”

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından “
kafkaesk durum” ifadesinin günlük kullanımda yer ettiğini belirten Löwy: “Bu kavramı günümüzdeki Guantanamo hapishanesine kadar getirebiliriz” dedi. Kafka'dan önce sosyal ve siyasal bilimlerin her şeyi üst-yapıların, devletin gözünden araştırdıklarını ve otorite karşısındaki bireyle kesinlikle ilgilenmediklerini vurgulayan Löwy, eleştirmenlerin bu olguyu uzun süre gözden kaçırmalarına rağmen, Kafka okuyucularının kör ve kişilerüstü iktidar odakları karşısındaki mütevazı bireyin durumunu doğrudan yaşayan insanlar olarak son derece iyi anladıklarını söyledi.

Kafka'nın külliyatının analizinde en doğru saptamaların Marksist düşünür ve yazarlara ait olduğunu savunan Löwy, sözlerini
Theodor Adorno, Bertolt Brecht ve -Marksist olmayan- Michel Foucault üzerinden sürdürdü: “Adorno, Kafka ile sürrealistler (gerçeküstücüler) arasındaki benzerliği ve anlatılarının okuyucu üzerindeki etkisini, ilk sinema filmlerinde beyaz perdeden salondaki izleyicileri ezmek üzere çıkacakmış gibi duran lokomotif örneğiyle açıklar. Brecht, 1937'de modern Çekoslovakya edebiyatı üzerine yazdığı makalesinde, Kafka'nın totalitarizm -hem faşizm, hem de Stalinizm- konusunda müthiş bir öngörüye sahip olduğunda ısrarcıdır. Kafka'nın kehanetleri hakkındaki bu yaygın kanaate katılıyorum. Fakat, Kafka'nın öncelikle özgürlükçü bir sosyalist olduğu unutulmamalı. Dava'nın başında sabahın köründe polis tarafından yatağından kaldırılan Joseph K. anayasal ve adil bir devlette yaşadığına inanır, bir diktatörlükte falan değildir. Bu yüzden, Kafka'nın devleti sadece devlet olduğu için hedef aldığı söylenebilir ve bu okumayı herkes yapamasa da, Dava'da çok açık bir isyana teşvik vardır. Tabii ki, Kafka'nın çizdiği bireyi ezen, insanı temel almayan bürokrasi tablosu, Çekoslovakları Sovyetler Birliği yönetimi konusunda bilinçlendirerek, 1968'in Prag Baharı'nın tetiklenmesinde dolaylı bir rol dahi oynamıştır. Öte yandan, Kafka'nın “biyo-politika” konusunda, siyasi iktidarın insan vücuduna nasıl yaklaştığını tahlil ederek Foucault'nun çalışma ve dersleriyle derinleştireceği sahada ilk adımı attığını düşünebiliriz”.

Kafka'nın kapitalist sistem üzerine kurulu yönetim hakkındaki tespitlerinin, Sovyet bürokrasisiyle de örtüştüğünü görmeyi önemseyen Löwy, konuşmasını yazarın bireysel özgürlük hassasiyetinin yapıtındaki en belirleyici unsur olduğunu ileri sürerek bitirdi.

>>Daha fazla bilgi ve geçmiş senelerin arşivleri için bkz: http://semimarx.free.fr

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52263

16.10.08

wordle.net

11.10.08

İstisnai yayınlara devam: Pro Hieronymus, le commentaire rapide et introductif d'un extrait du "Domesday Book"




Extrait:

LE DOMESDAY BOOK (1086)


I. Le roi envoya ses hommes à travers toute l’Angleterre, dans chaque comté ; ils devaient compter le nombre de hides dans chaque comté, quelle quantité de terre ou de bétail le roi lui-même avait dans le pays, quelles redevances lui étaient dues annuellement dans le comté. Il fit aussi évaluer l’étendue de terres que possédaient ses archevêques, ses évêques, ses abbés, ses earls, la quantité de terre ou de bétail possédée par quiconque occupait une terre dans le royaume, et leur valeur en argent. Cette enquête fut menée si rigoureusement que pas un seul hide, par un yard de terre, par un bœuf, une vache ni un porc ne fut oublié ; il est honteux de le relater, mais il semble que le roi n’ait pas eu honte de le faire.

II. Lorsqu’à l’époque du roi Édouard un subside général était levé, chaque hide dans tout le Berkshire, versait trois deniers et une obole avant la Noël et autant à la Pentecôte.

Si le roi envoyait une armée dans une région, quelle qu’elle soit, un seul guerrier y allait pour cinq hides et pour sa subsistance ou sa solde, chaque hide versait 4 sous pour deux mois. Ces deniers n’étaient pas remis au roi mais aux guerriers. Si quelqu’un était convoqué pour une expédition et n’y allait pas, toute sa terre était confisquée au profit du roi. Si quelqu’un se procurait un remplaçant pour rester et si ce remplaçant qui devait être envoyé restait aussi, le maître du remplaçant payait 50 sous.

Lorsqu’un thegn ou un guerrier appartenant au roi mourait, il laissait comme relief au roi toutes ses armes, un cheval avec une selle et un cheval sans selle. S’il avait des chiens ou des faucons, ils étaient offerts au roi, qui les prenait s’il voulait.

Si quelqu’un tuait un homme ayant la paix du roi, son corps et ses biens étaient confisqués au
profit du roi.

Si quelqu’un pénétrait la nuit par force dans une ville, il payait 100 sous au roi et non au sheriff.

Si quelqu’un était convoqué pour aider à la chasse du roi et n’y allait pas, il payait au roi une amende de 50 sous.

III. La terre du comte de Mortain

Dans la centaine de Tring. Le comte de Mortain tient Berkhamsted. Estimé à 13 hides. Il y a de la terre pour 26 charrues. En domaine 6 hides avec 3 charrues ; il pourrait y en avoir 3 autres. Ici, un prêtre, 14 villeins et 15 bordiers ont 12 charrues. Il pourrait y en avoir 8 autres. Ici, 6 esclaves, un fossier qui a 1/2 hide et Renouf, serviteur du comte, qui a une vergée. Dans le bourg de cette agglomération, 52 bourgeois qui rendent 4 livres du tonlieu, ont 1/2 hide et deux moulins valant 20 shillings. Ici, deux arpents de vigne. Un pré pour 8 charrues. Des pâturages pour les bêtes de l’agglomération. Un bois de mille porcs et 5 shillings. Valeur totale de 16 livres. Quand il le reçut 20 livres. Au temps du roi Édouard 24 livres. Edmar, thegn de l’earl Harold, tenait ce manoir.

Renouf tient du comte Shenley. Estimé à un hide. Il y a de la terre pour deux charrues. On en trouve une et il pourrait y en avoir une autre. Ici, deux bordiers. Des pâturages pour le troupeau. Un bois de 100 shillings. Valeur de 5 shillings. Quand il le reçut 3 livres. A l’époque du roi Édouard 4 livres. Deux sokemen tenaient cette terre : l’un housearl du roi Édouard et l’autre un homme de l’earl Lewin. Ils pouvaient la vendre.

Le comte lui-même tient Aldbury. Estimé à 10 hides. Il y a de la terre pour 7 charrues. En domaine, 6 hides et 3 charrues. 8 villeins, un sokeman et un Français ont 4 charrues. Ici, un bordier et 4 esclaves. Des prés d’1/2 hide. Un bois de 500 porcs. Valeur totale de 110 shillings. Lorsqu’il le reçut, 8 livres et autant à l’époque du roi Édouard. Alwin, thegn du roi Édouard, tenait ce manoir.

Traduit du vieil-anglais. Provenance : Two of the Saxon Chronicles parallel with supplementary extracts of the others, éd. J. Earle et C. Plummer, 2 vol., Oxford, 1892-1898.

Indications bibliographiques :
M. DE BOUÄRD, Guillaume le Conquérant, Paris, Fayard, 1984.
J.C. HOLT (dir.), Domesday Studies, Woodbridge, The Boydell Press, 1987.
K. MORGAN, Histoire de la Grande-Bretagne, Paris, A. Colin, 1985.
C. PETIT-DUTAILLIS, La monarchie féodale en France et en Angleterre, Xe-XIIIe siècles, Paris, 1971.



Essai d'introduction:

Le
Domesday Book (le surnom “Le Livre du Jugement dernier” a été donné par des contemporains) est le résultat d’une enquête ordonnée par Guillaume le Conquérant en 1085 dans l’objectif de dresser l’état des ressources du Royaume d’Angleterre par l’intermédiaire du recensement de tous les domaines et leurs tenants. Les enregistrements effectués sous serment par des commissaires au cours de l’année 1086 ont composé le Domesday.

Son titre original est «
Descriptio totius Angliæ », ce qui signifie qu’il s’agit de la description territoriale et de l’inventaire des revenus de la couronne d’Angleterre. Le Domesday est une descriptio, un grand répertoire cadastral qui fait partie de la documentation fiscale et socio-économique, et constitue un acte de la pratique. Il est possible de parler de son caractère normatif dans la mesure où cet édifice colossal fixe les responsabilités fiscales de chaque propriétaire et/ou tenancier envers la couronne.

L’extrait proposé de l’enquête, rédigé par un clerc normand en latin comme la totalité du
Domesday, s’ouvre par un préambule qui indique le résumé du contenu et des objectifs de l’acte ordonné par Guillaume, non sans critiquer l’aspiration panoptique du souverain. Ces considérations générales sont suivies d’une description du déroulement de la levée d’un subside général sous le règne du roi anglo-saxon Edouard le Confesseur (St. Edward the Confessor, 1042-1066). Dans cette deuxième partie de l’extrait, les relations des guerriers avec le prédécesseur de Guillaume sont détaillées ainsi que leurs devoirs. L’auteur explique comment les domaines militaire et de la sécurité étaient maintenus dans le cadre royal. En dernier lieu, l’inventaire des terres du comte de Mortain, vassal du roi, est donné. Les résultats de l’enquête menée sur les terres du comte de Mortain à Berkhamsted, à l’Est d’Oxford, indiquent le nombre des unités imposables, la valeur des revenus de chacune avec leurs moyens et capacités d’exploitation, les noms des tenanciers actuels et des détenteurs d’avant l’invasion normande.

Le commentaire de ce document peut s’organiser autour de l’affirmation selon laquelle, en dépit des transformations engendrées par l’invasion normande, le règne de Guillaume et plus précisément la rédaction, l’entreprise et le contenu du
Domesday se situent dans une continuité, et non pas dans une rupture profonde et brutale avec l’administration anglo-saxonne. Nous pouvons nous poser la question : « dans quelle mesure ce document incarne ou illustre ce que Jean-Philippe Genet appelle « la deuxième conquête normande » (celle de l’administration) ? ».

6.10.08

İstisnai Blôg-u Gökşün yayını - Olli Rehn: 'Türkiye laiklik ve demokrasiyi aynı anda savunursa sonuç alır'

[Sesonline] PARİS / ÖZEL-Avrupa Birliği Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu temsilcisi Olli Rehn, önceki gün (3 Ekim) Paris'te "Ecole Normale Supérieure"de (*) “2009: Batılı Balkanlar'ın Yılı” başlıklı bir konferans verdi. [Paris'ten, Hayri Gökşin Özkoray'ın özel haberi...]

AB'nin genişleme ajandasının Aralık 2006'da toplanan AB Konseyi'nde açıklığa kavuşturulduğunu ve düzenli bir rotaya oturtulduğunu belirten Rehn, genişleme politikasının en başta verilen sözlerin tutulmasına (pacta sunt servanda ilkesi) dayandığı üzerinde durdu.
Olli Rehn, Türkiye'yle üyelik müzakerelerinin resmen başladığı 3 Ekim 2005'ten bu yana tam üç yıl geçtiğini hatırlatarak, üyelik hedefinin Avrupa'nın güvenliğinini doğrudan ilgilendiren bir konu olmakla birlikte, medeniyetler arası diyalog için de hayati önemi bulunduğunu kaydetti. Müzakerelerde kendiliğinden ilerleyen bir mekanizma olmadığını söyleyen Rehn, üyeliğin ancak tüm kriterler yerine getirildikten sonra gerçekleşeceğinin altını çizerek, bu süreçte “çabukluk değil, kalite önemli” dedi.
Sözlerini,“genişleme politikamızın diğer temeli iletişimdir” şeklinde sürdüren Finlandiyalı AB temsilcisi, aday ülkeler gibi, üye ülke yurttaşlarının da destek ve onayının gerekliliğinden söz etti.

Sesonline.net için Rehn'e yönelttiğim “AKP'nin üyelik müzakerelerinde kararlı ve samimi olduğunu düşünuyor musunuz? Yoksa sizce AKP, AB sürecini TSK'ya karşı direnebilmek adına bir dayanak noktası olarak mı görüyor?” şeklindeki soruma Rehn; "üyelik müzakerelerinde Türkiye'nin hem laikliği, hem de demokrasiyi aynı anda savunarak sonuç alabileceği" yanıtını verdi.

Rehn, konuşmasının devamında AB'nin Türkiye ve diğer aday ülkelere verdiği kurumsal taahhütlere değinerek, 27 üye ülke siyasetçilerini sorumluluğa davet etti. Türkiye'nin 1963'ten beri adaylık hedefinin olduğunu, 1995'te Gümrük Birliği'ne girdiğini ve 1999'da aday ilan edildiğini hatırlatan Rehn, “imtiyazlı ortaklığın” zaten de facto mevcut olduğunu, bu yüzden Türkiye'nin 'tam üyelik' dışında hiçbir öneriyi kabul etmeyeceğini vurguladı.

Bir soru üzerine “Akdeniz Birliği” projesinin tam üyelik hedefine herhangi bir alternatif oluşturmadığını ifade eden Olli Rehn, 5 Kasım'da AB Komisyonu tarafından açıklanacak “2008 Genişleme Paketi”nde üyelik yolundaki tüm ilerlemelerin ayrıntılı olarak ele alınacağını duyurdu.

TÜRKİYE'NİN ARABULUCULUĞU

Olli Rehn, Türkiye'nin stratejik önemi hakkında ise, gerek diplomatik faaliyetleriyle, gerekse çoğunluğu müslüman olan bir toplumda yarattığı 'laik demokrasi' modeliyle bölgesel olarak birinci derecede bir aktör olduğunu söyledi. İsrail-Filistin ve İsrail-Suriye çatışmalarındaki arabuluculuğun yanı sıra, Kafkasya'daki dengelerde Ermenistan'la ilişkilerin normalleşmesi için atılan adımların Türkiye'nin kendi coğrafyası ve AB için merkezi rolünü gösterdiğini dile getirdi. Komisyon'un genişlemeden sorumlu yetkilisi Türkiye'yle ilgili sözlerine şöyle devam etti:
“Uluslararası barış misyonlarına katılımı, terör, uyuşturucu ticareti, insan ve silah kaçakçılığıyla mücadeledeki işbirliğiyle Türkiye, AB'ye vatandaşlarının emniyeti için çok etkin bir yardım sağlıyor. Öte yandan, ülkenin ekonomik büyüme hızı çok etkileyici ve makro-ekonomik düzlemde son beş yılda sağlanan istikrar, üyelik hedefine çok şey borçlu. Türkiye, şirketlerimiz için kayda değer bir pazar teşkil ediyor. Fransız kamuoyunda gündeme gelen tartışmalarda hiç sözü edilmese de, Fransa, Türkiye'deki ikinci büyük yatırımcı ülke. Avrupa'nın enerji güvenliği ve çeşitliliği açısından da Türkiye çok kilit bir rol oynayacak konumda. Türkiye son iki yıldaki ikinci büyük siyasi krizini atlattı. Burada AB üyeliği perspektifinin hiçbir etkisinin olmadığını söyleyemeyiz. Türkiye'de artık laiklerle müslüman demokratların bir modus vivendi'ye [uzlaşmaya] varmalarının vakti geldi. Eğer Türkiye AB'ye üye olmak istiyorsa, yeni kurulacak açık toplumda bu iki kamp arasındaki denge unsurlarının ve bir arada yaşama yollarının bulunması şart”.

video

“SIRBİSTAN ADAY OLABİLİR”

Genişlemenin Batı Balkanlar kanadıyla ilgili olarak, Sırbistan'ın, Ratko Mladiç'i Lahey'e teslim etmesi ve gerekli reformları yapması halinde 2009'da aday statüsünü alabileceğini duyurdu. Bölgede yılın en büyük olayının Kosova'nın 17 Şubat'taki bağımsızlık ilanı olduğunu söyleyen Rehn, AB'nin Kosova'nın siyasi ve ekonomik istikrarı için gereken tüm çabayı sarf ettiğini belirterek, AB Komisyonu yardımcı başkanı Jacques Barrot'nun Balkanlar'ın entegrasyonu adına vize uygulamasında 2009'dan itibaren serbestleşmeye gidilebileceğine dair sözlerini aktardı.

Olli Rehn konuşmasının sonunda filozof Raymond Aron'dan “Evrensel tarihin gelecekte dramatik olmayacağını söylemek için elimizde hiçbir veri yok” cümlesini alıntılayarak, yirminci yüzyıldan bu yana Avrupa'nın en barışçıl dönemini yaşamakla birlikte, tarihin sonunda olmadığımızı ve bu yüzden genişleme listesindeki ülkelerde toplumsal ilerleme, demokratikleşme ve barış için daha çok çalışılması gerektiğine inandığını söyledi.

(*)
Sosyal bilimler, edebiyat ve fen alanında Fransa'nın elit okulu. "Normale Supérieure" ifadesi öğrencilerin üstün zekâlı olduklarını ima ediyor. Bugüne dek bildiğim kadarıyla T.C. vatandaşı hiçbir mezunu olmadı.

11.9.08

Nerede o eski tutsaklar? (Parlakgenç yönetmenler için senaryo denemesi)

Küreğe mahkûm edilerek yaşamına İstanbul'da tutsak olarak devam eden bir Avrupalı düşünelim. Kışın tersanede yaşaması gerektiğinden, sağdan soldan aldığı sadaka dışında kendine ek gelir sağlamak için koyun yünü kırparak ördüğü çorapları muhafızların himayesinde şehir içinde satışa çıkıyor. Gezdiği evlerde özellikle Avrupalı elçi ve seçkinlerin oturmasına dikkat ediyor, çünkü yüksek tutardaki fidyesini ödeyebilecek birileriyle tanışması muhtemel.

Oryantalist bir filmde İtalyanca, Almanca veya Latince edilen birkaç söz sonrasında ve biraz da kaş-göz işaretinin ardından, işbirlikçi ev sahibi ve iri yarı adamları, oldukça korkutucu görünen yeniçeriyi pataküte vuruşarak yere sererler. Başkentinde bulundukları devletin egemenliğini tanımak gibi bir dertleri zaten olamaz, ortada ulus-devlet diye birşey yok ki (sanırım ulus-devlet de en çok gardiyanları pataklamak isteyen yabancıları caydırma konusunda işe yaramaktadır). Hem karşılarındaki de kötü ve pis bir Doğulu değil mi, elbette biraz dayak yemesi gerekiyor. "Bizim tebaamızı esaret altına alma hakkını kendinde nasıl görürmüş, gel düş önümüze, yeni tutsak sensin! Hah, şöyle!".

Neyse, yazıyı hâlâ okuyan birileri varsa, aralarında strese girip, sıkıntıdan sinirlenmeye başlayanlar olabilir. Bu noktada yine klişe, ama bu sefer bir Türk filmi senaryosunun devreye girebileceğini müjdelemekte, hattâ muştulamakta fayda var. Henüz tutsak edilen Türk yiğidi, tepesi atınca zincirlerini kırar ve kalan pranga parçalarıyla etrafında ne görürse bir güzel benzetir, boğazlar, varsa da güzel kızı alarak kaçar. Kendi kültürel ve dini konumu açısından bir kâfir tarafından kaçırılan kız -meselâ bir prenses- ise yeni duruma çok çabuk adapte olarak, önceleri "beni kurtaracak Malta şövalyelerinin seni ne tür işkencelerden geçireceklerini hayal bile edemezsin" derken, bir anda gösterdiği tutum değişikliği ve davranış bozukluğuyla fidyecisine âşık olur (bu Stockholm sendromunda da ne varsa!), haçlı kahramanları gelince de onları kışkışlamakta bir an bile tereddüt etmez.

En baştaki soyut ve azbuçuk da teorik tutsağımıza geri dönmek gerekirse. Yeteri kadar şansı varsa, bir şekilde yakınlık kurduğu nüfuz, yetki ve para sahibi bir seçkine fidyesini ödeterek hizmetine girecektir. Tutsağımız eğitimli ve üst tabakalara mensup biriyse, bu muhtaç olduğu tarafta uyandıracağı empati açısından önemlidir. Mutlu sonla biten hikâyesi muhakkak yazılı bir iz bırakacaktır. Şayet eğitimsizse, hem ülkesinin elçilerini veya seçkin dindaşlarını yanına çekmekte zorlanacak (hele de herhangi bir cürüm işlemişse), hem de kurtulduğu takdirde bizi bundan haberdar edebilecek bir kalıntı bırakamayacaktır. Kendi imkânlarıyla kaçanlarınsa, Akdeniz'de boğulmakta ya da korsan eline düşmekte hiç güçlük çekmeyeceklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tavsiye edilen okuma:
Osmanlıda Bir Köle, Brettenli Michael Heberer'in Anıları (1585-1588), çev. Türkis Noyan (Suraiya Faroqhi'nin önsözüyle), İstanbul, Kitap Yayınevi, "Sahaf'tan Seçmeler Dizisi", 2003, 336 shf.

10.9.08

Son cankurbansal intihar mektubunun sonu

Francis Bacon, Three Studies for a Crucifixion, 1962.
Evvel zaman içinde, ana rahmine düşmeden, loğusa şerbeti içilen bir evde onun hayalini kurmuşlardı. İlerleyen aylarda şişik karnın başında nöbet şekeriyle beklemeye başladılar. Doğan çocuğun adı Hakkı Yetmez kondu. Otarsiye meraklı bir insan olacağını ne bilsinlerdi.

Hakkı, Niglia Nafutis'i dolandıran İsviçreli tatlıcı Joseph Schleiermacher-Walterfleischer'ın torunu olmaktan dolayı büyük sıkıntı çekti. Gittiği her çikolatacıda bu olgu başına kakılmasa da, o büyük büyük dedesinden bahsederek kendini zor duruma düşürmeyi başarıyordu.
J. Schleiermacher-Walterfleischer, İstanbul ziyaretinde keşfettiği Niglia Nafutis Çikolata İmparatorluğu'ndan çaldığı tariflerle Avrupa'da nam salmıştı. İyi burnu sayesinde aldığı her çikolata numunesinin muhteviyatını ayrıştırabilmişti. O dönemde yaratımının tescil veya patentini alması mümkün olmayan Niglia Hanım da nasıl tepki göstereceğini pek bilememişti*. Yıllar sonra yeni bir çıkış yakalaması gerektiğini anlayan 

J. S.-W., İstanbul'a geri dönerek Niglia'yla evlenme planları yapmaya koyulmuştu. Sakin ve soğuk bir intikamı yeğ tutan Niglia, Walterfleischer'in, olanbitenden haberdar ettiği ailesiyle görüşmesine izin vermişti. Protestanlığa yeni geçiş yapan Joseph'in, ismini Yusuf olarak değiştirerek Ortodoksluğu benimsemesi şart koşulmuştu. Tüm bunları yerine getiren Joseph'e Niglia'nın verilmemesinin başlıca nedeni olarak gereken parayı denkleştirememesi değil, Türkçe veya Rumca konuşurken r'leri yuvarlamaktan aciz oluşu gösterildi.

Hakkı, Charles Howard Hinton'ın 4. boyutuna ulaşamadığı için kendini asla affetmedi. Eylemlerinin kuramlardan yeterince etkilenmediğini görmek gerçekten de kahrediciydi. Buna karşın, eylemlerine uygun kuramlar üretmek için de kendini yeteri kadar becerikli bulmuyordu. Hissi kablel vukuya verdiği önemi, biraz da bilimsel temele sahip hipotezlerle dengelemeliydi. Bağımlılık yapmaya başlayan içgörü seanslarında öznesine dair edindiği bilgilerin insanlığı ilgilendiren bilişsel bir akıntının kollarından birini oluşturması pek olası değildi. İnsanlığın sahip olduğu bilişsel yetilerin ve tüm bilimsel bilgi birikimi bloklarını dengeleyen dördüncü boyutun dev ırmağının etrafında entelektüel güzellik peşinde koşarken, elinden gelen tek şeyin sarp vadilerdeki dikenli bitkileri poposuna batırmak olduğunu fark etmekte gecikmedi.

Artık gölgesi de yazdıklarında ona eşlik ediyordu. İzninden dinlenmiş olarak döndüğü belliydi. Gölgesinin varlığı sayesinde, Hakkı Francis Bacon gibi kendisini taklit ederek, kendi yapıtının pastişlerini yapan bir sanatçı olduğunu sanmaya başlamıştı. En azından ortaya
orijinal taklitler çıkıyordu. Prusya mavisine bulandığı kâbuslarında kendisiyle alay edebildiğini söyleyerek gülünç duruma düşüyordu. Zaten bu işi de başkalarının yanında kendisiyle dalga geçilmemesi için dizginliyordu. Bu durum da aslında ne kadar kompleksli olduğunu göstermekteydi. Yine de hiçbir şey 1933 Çarmıhı'na gerilmesini gerektirmezdi. Nitekim böyle birşey de zaten vuku bulmadı. Çarmıhın yaptığı çağrışımla acısız, hattâ keyifli bir ölüm için dondurulmayı düşündü, fakat buna feci biçimde üşendi. Poe'nun "M. Valdemar Olayı"ndaki gibi articulo mortis'te (ölüm anında) manyetize edilebilme ihtimalleri üzerine biraz hayal kurdu, fakat böyle bir deneyi gerçekleştirmeye gönüllü ve yeterli donanıma sahip hiçbir tanıdığı yoktu. Ölüm döşeğindeyken uyuduğunu ve sancısının olmadığını başına toplanan insanlara söyleyebilmeyi isterdi. Önemli olan bu tür bir deneyde M. Valdemar'a oranla potansiyel olarak yaşayabileceği fenomenolojik özgünlük ve eşsizlikti, herhangi bir tıpkıbasım beklememekle birlikte, bundan da kesinlikle rahatsız olmazdı. Kendini ne ölçüde gözlemleyebileceğiyse şimdilik gizemini koruyordu. Manyetizmanın etkisinde, ölmeden önce sorulan soruya, ölümünden birkaç dakika sonra, ölü olduğu şeklinde cevap verme senaryosu şüphesiz cezbediciydi Hakkı için; ama, yatağını çevreleyenleri düşürdüğü dehşetin boyutlarının ayırtına varamadıktan sonra, bu da en az toz almak ya da gaz faturası ödemek kadar anlamsız bir işti. Yine de, ölü bedeni aylar boyunca taze tutabilecek manyetik güçlerin sona ermesiyle birlikte, haftalar alacak çürümenin birkaç saniyeye sığabileceği düşüncesi Hakkı'ya heyecan veriyordu.

Bir gün, yanından geçen otobüste önde oturan bir kadından çok etkilenmişti. Yüzü görünmüyordu, ama kendisini güzel bulmamanın imkânsız olduğunu hemen anlamıştı. Kırmızı ve kolsuz üstünden çıkan mermerimsi omzunu cama dayayarak istemeden yapıştırıvermişti. Yayayken lânet okuduğu dörtdakikayirmiyedisaniyelikkırmızıışıklara ilk kez minnettar kaldı. Cama yapışan muhteşem omzu seyre dalan tek insanoğlu olduğundan çok emindi. Aynı sahneyi bir daha görmeden kendini öldürmeyeceğine yemin etti.

Yemin etme işini çok ciddiye aldığı söylenemezdi, daha önce neleri çiğnediğini anımsadı. Kayıp omzun peşinde geçirilen haftaların ardından, bu omuz arayışını kendini öldürmemek için bir bahane olarak öne sürerek bilincine ve algısına alçakça bir oyun oynadığını düşünmeye başladı.

Hakkı bir gün o kadınla tanıştı ve öldü. Belli ki, buluştuklarında tek yaptıkları kahve içmek değildi.


------
* Kaynak: Halit Agop Dimitriyu-Rozanes, Beyoğlu Çikolatasının Uzun Tarihi, Türkiye Çikolata Araştırmaları Enstitüsü (TÇAE), 1992, 694 shf.

9.9.08

Müze mi dediniz?

Biraz köşe yazarı, biraz da Feyza Hepçilingirler tipi Türkçe öğretmeni hüviyetine bürünerek günümüzde "müze" sözcük, kavram ve şeyinin farklı alan ve anlamlardaki kullanımlarına üç faal fail örneğiyle değinmek istiyorum:

1) Türkiye'deki tek Ermeni belediye başkanına sahip ve kalan son gerçek Ermeni köyü olan Vakıflı'yı, İstanbul Ermenileri için bir müze olarak addeden Etyen Mahçupyan. Vakıflı'nın yeniden inşası mümkün olmayan bir geçmişe ait olduğunu düşünüyor olabilir Mahçupyan. Burada kendisini Antakya'da açık hava müzesi gören İstanbul Ermenilerinin yanında konumlandırıp konumlandırmadığı ise pek belli değil. Tarihi ve kültürel mirası koruyarak gelecek kuşaklara aktarma, belli bir misyonun izinde bu müze işini yürütme hedefleri ön plana çıkıyor olabilir; fakat, bir köyü müze olarak görmek de bir bakıma kolonici devletlerin evrensel sergilerini ve metropollere getirdikleri egzotik insanları çağrıştırıyor. Bu durum "zorlama ve varolmayan entelektüel şema ve kalıplara oturtulan ve sadece görünürde insani temele oturan müzeler" kategorisine girmekte.


2) Masumiyeti sergileme çabasına girerek en kötü kitabını ("tek kötü" demek daha doğru) yazan Orhan Pamuk. Kitapta sözü geçen tüm eşyayı somutlaştıracak bir müze kurma çabası en başta ilginç gözüktü bana, ama anlatıcı Kemal Basmacı'nın iki sayfada bir "bunları da sergiliyorum" deyişinden usanmayacak insan tanımıyorum (zaten tanımadıklarım da çoktan bıkmışlardır). Kaldı ki sergilenen tüm ıvır zıvır da (hayatımın en mutlu anının küpesi, girişken işadamı arkadaşımın çıkardığı ilk meyveli Türk gazozunun şişesi ve reklamında oynayan Alman manken Inge'nin posteri, babamın o akşamki konuşmamızda giydiği pijamanın yakalığı, vs. vs.) kanımca, Orhan Pamuk'un ilk gençliği ve üniversite hayatı üzerinde önemli etkilere sahip ve kayda değer sayıda anıya meydan vermiş, Harbiye Karakolu'nun karşısındaki Alaaddin'in dükkânını yarı-bilinçli olarak kendi yaşanmışlıkları ve imgeleminin izdüşümünde yeniden yaratma çabasının bir sonucu. Yani altı yüz sayfalık bir romanın arkasına sığınan bir tür edebi ıvır zıvır koleksiyonculuğu —"çıfıt çarşısı" yazdığım dildeki asıl uygun ifadedir, fakat onun da bugün unutulmuş Antisemit kökenleri falan var— söz konusu. Kitabın en gereksiz detaylarını ezberleyen tuhaf okuyucular dışında kime ne ifade edeceği meçhul olan müzenin 2010'da açılacak olması bir yana, romanın sonlarına doğru bulunan müzeye giriş bileti, kapıdaki görevlinin damgayı taşırarak vurarkenki yüz ifadesi düşünüldüğü takdirde en iyi ihtimalle gülümsetebilir. Böyle bir şeye "müze" deme cesareti ayrıca tebrik edilmeli. Bunun dışında model olarak Alaaddin'in dükkânının esas alınışıysa esef verici. Alaaddin denen adamın cimriliğini falan soyutlamaya çalışalım; Nobelli yazarımızın zannımca en büyük eseri Kara Kitap'ta en az dört kez bahsi geçen "Alaaddin'den alınan yeşil tükenmez kalemler"den Alaaddin Bey'in bihaber oluşu, başlı başına yeterince utanç vericidir. Bugün Alaaddin'in yerine gidip yeşil tükenmez kalem isteyin, bulamazsınız; ki zamanında bunun yazılı olduğu sayfaları yaprak yaprak, hattâ çarşaf çarşaf bireysel pazar yerinin önündeki ağaçların gövdelerine asarak teşhir etmiştir. Orhan Pamuk'un bu son yaratımına kısaca "subuklama müze" diyoruz.

3) Eski ibadet yerlerinin (gayrimüslimlere ait) restorasyonunu üstlendikten sonra, mekânları sadece dini yönünden arındırma yanılgısına saplanmak ve "kilise" gibi kelimeleri zikretmemek için "müze" tabelaları asmaya pek meraklı Türk devleti. Aya Sofya 
« Müzesi »'nde dua etmenin resmen yasak oluşunu veya Van'daki Ahtamar'ın aslına uygun olarak tepesine dikilecek haçın ve kulesine konacak çanın zorunluluktan İstanbul/Nişanca'daki Patrikhane binasının rutubetli yeraltı dehlizlerine yollanışını bu bağlamda hatırlayabiliriz. Bu T.C. icadına "özgürlük kısıtlayıcı ve yoksayıcı türden palavra müze" dendiği görülmüştür.

Son olarak, ilham perileri Musalardan (Μουσαι) gelen "müze"nin (μουσειον) bu kadar çarpıtılarak değişik yönlere çekilmesi, geniş görünen muhayyilenin ve faydacılık namına kolaya kaçışın nelere kadir olduğunu gösteriyor.